a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

23 Mayıs 2016 Pazartesi

"LIKYAYOLU.ORG" BULUŞMASI ve FAZLASI

Herşey birçoğumuzun yaptığı gibi başladı. Yürümeye başladığımızda sıradışı hiç birşey yoktu. Herkes gibi başladık adımlamaya. Kafamızdaki memuriyeti yok edecek, hayata farklı bakmamızı sağlayacak o kırmızı-beyaz işaretleri takip ederek başladık. Herkes gibi.

Birlikte farklı diyarlarda, yollarda, dağlarda yürüdük, bisiklete bindik. Bayılana kadar, gözümüz çıkıp hastanelik oluncaya dek yürüdük. Hangimiz bilebilirdi bunun hepsinden daha bir farklı olacağını?

“Kaybolur muyuz?”, “Aç kalır mıyız?”, “Su var mı?” derken düştük yollara.

Her yürüyüş öncekilerden dersler çıkardığımız farklı bir tecrübe oldu. Hepsinin heyecanı farklı oldu ama o ilk yürüyüşte işaretlerle karşılaşınca yaşadığımız heyecanı unutmamız çok zor.

Buraya kadar herşey normal gibi görünüyordu. Ne zaman Kaş’a Çukurbağ’dan inmeye başladığımız o dik yamaçtan inerken yaşadıklarımızı yazmaya karar verdik. Bizden bir hatıra bırakıp, sonrasında bizden sonra yürüyeceklere bir iz olmalıydı.

Yürüdükçe yazdık. Dağları, tepeleri, dereleri, köyleri, şehirleri geçtik. İzlerimiz uzadıkça uzadı. Arkamıza baktığımızda yazılarımız işaret olmuştu bile.

"Likyayolu.org" ile başlayan yol hikayelerimiz farklı yürüyüş yolları ile devam ediyor.

Buraya kadar anlattığımız giriş kısmı. Yalan değil, başlangıçta farkında değildik kazanımlarımızın. Sanal dünya üzerinden başlayan arkadaşlıklar, sunumlar, söyleşiler, e-mail derken kocaman bir dünyamız olmuş. “Yazdıklarımızı acaba kimler okur?” diyerek sonrasında içerisine düşeceğimiz bir hayal çukuru değildi bu.

Yollara çıkıp yürüdük, sadece ikimiz. Bencil olduğumuzdan değildi. İzinlerimiz kısıtlıydı. Farklı türde organizasyonları düzenleyebilmemiz mümkün değildi. Likya Yolu, St.Nicholas, Karia, Frig derken artık bir programımızı da sanal dünyanın kabuğundan kafalarımızı çıkartıp yürüyüş yollarının rehber web siteleri, sosyal medyada 10.000 kişilik bir grup ve hepsinin düzenli, günlük olarak takip edilmesi derken bir buluşma organize etmeliydik.

İlk duyuruyu Kasım 2015’te yaptık. Talep topluyoruz dedik. Duyuru ile birlikte öncesinde belirlediğimiz katılımcı sayısına “hemen” ulaşmıştık bile. Hakikaten az bir fire ile yedekleri de elimizden geldiğince üzmeden 18-22 Mayıs 2016 “Likya Yolu Buluşmasını” gerçekleştirme heyecanını yaşamaya başladık.

Gönüllülük ile yaptığımız için sanki ilk defa yürüyecekmiş gibi heyecanlıydık. Belki dördüncü kez yürüyeceğimiz Kekova parkurunu bu sefer arkadaşlarımız ve dostlarımızla yürüyecektik. Bu farklıydı. Farklı olmalıydı.

Bu yazıda kimselere parkur detaylarını uzun uzun verip can sıkmayacağız. Güncenin tozlu ve okudukça “hey gibi geçen zaman” dediğimiz arşivinde özel bir yere sahip bir yazı bu.

İsimler belirlendikçe organizasyonu yapan Altuğ herkesi tek tek arıyor. Arıyor, herkesin üzerine tek tek düşüyor ki eksikler belirlensin, yürüyüşü aksatacak birşey yaşanmasın. Kimsenin keyfi kaçmasın. Kılıkırk yarmak herhalde böyle olabilirdi. Hatta son 2-3 gün kala yollara ilk kez düşecekler çantalarında taşıyacaklarının fotoğraflarını ve listelerini paylaşıyor. Amacımız kimsenin 12-13 kilodan fazla yük taşımaması. Daha önce Likya veya kamp tecrübesi yaşamışlara hatırlatma haricinde diyeceğimiz yoktu. Amacımız herkesi yük bakımından eşit hale getirmekti. Bu konudaki kararlılığımız yol boyunca hepimizin çok işine yaradı çünkü dört günün sonunda yiyeceğimizi ayarında, giyeceklerimizi kararında taşıdık.

Herkes kendi imkanları ile yürüyüşün başlangıç noktası olan Kaş’a ulaştı ve sabah saat 07:30’da meydanda buluştuk. Yürüyüş sonuna bakıyoruz da daha buluşma sırasındaki çekingenlik herkesin üzerinde gözlemleniyor. Bu bizde de var tabii ancak hepimiz için geçici bir durum. Yürüyüş arkadaşlarınız da uyumluysa doğanın birleştirici, bizi günlük telaştan kopartan gücünü burada daha iyi anlayacağız. Yolun başındaki hallerimiz ile yolun sonunda herkesin gözlerinin dolduğu veda zamanı tezat bir durum aslında. Kimseler dargın ve kırgın ayrılmadı. En güzeli de bu.

Ekibi bire bir tanıyan tek kişi Altuğ. Bir araya getirmek, topluca harekete geçirmek de onun görevi olacak haliyle.

Çay, kahvaltı, hatıra fotoğrafı derken saat 08:30’da topluca 18 kişi olarak Kaş meydanından güzel bir dostluğa doğru adım yürümeye başlıyoruz.

Kaş'tan başlıyoruz. Başlangıç hatırası.

Daha önce yürümüşler veya tecrübesi olanlar daha rahat görünürken yenilerin biraz daha heyecanlı olduğu görülebiliyordu. Onları aramıza almak da hepimizin görevi olacaktı.

Büyükçakıl’ı geçip, Kaş’tan çıkmadan son bir su molasının ardından yolumuza devam ediyor, kendimizi tüm maceranın başlayacağı Likya Yolu’nun patikalarına bırakıyoruz. İşte şimdi başlıyoruz.

Uzun uzun parkuru yazmayacağız tabii ki. Kaş’tan sonra saat 10:00 civarlarında iki kısa molanın ardından Limanağzı’na ulaşıyoruz. Burada durmadan zorlayan kayalık geçişini yapmak üzere Çoban plajına doğru yürüyor. Dikkatle geçtiğimiz kayalıklardan sonra saat 11:30’da Çoban Plajına iniyoruz. Kayalık geçişi biraz zorluyor zira ilk defa yürüyüşe gelenler önlerinde toprak keçi yolları görüp kayalıklarla karşılaşınca şaşırmıyor değiller. Herkesin keyfi yerinde görünüyor ama tecrübeliler bazı noktalarda yeni arkadaşlara yardım ediyor.

Bu açıdan yolun başından sonuna kadar harika bir uyum içerisindeydik. Herkes birbirine manevi hatta maddi anlamda bile yardımcı oldu. Bilmeyenlerin, merak edenlerin çekinmeden dilediği gibi soru sorabilmesi harikaydı.


Limanağzı'na doğru ilerliyoruz.


Ersan, Başak ve Çiğdem. Arkada Meis adası.

Çoban plajı sonrası herkesin beklediği patikalar başlıyor. Hedefimiz Ufakdere (Fakdere). Kaş-Boğazcık arası Kekova parkurlarının en zor bölümüdür. Belki bugünün sonunda kamp atacağımız Üzümlü iskelesinde kafalarda “ben neden buradayım acaba?” diyenler olacağından eminiz ama kişinin bu travmayı atlatması ve doğru kararı verebilmesi onun çok da elinde değil. Hepimize bağlı.

Ufakdere’de bir tesis olduğunu hatta el değiştirerek yürüyüşçülere hizmete kaldığı yerden devam ettiğini sosyal paylaşımlarda okumuştuk. Önceki işletmecinin fahiş fiyatlardan satış yaptıklarını (20-30 liraya su satılması gibi), yürüyüşçüleri zorla alıkoymalarını, yolları kapattıklarını ve işletmeye yönlendirdiklerini duymuştuk. İşletmecinin 2016’da değişmesi iyi olmuş çünkü uğrayanı da artmış. Ufakdere’de kampın yanında yatılı konaklama imkanı da bulunuyor. İşletmeci İsa buraya sudan ekmeğe kadar tüm öteberiyi kendisi araçla taşıyor. Bazen beklediğinizden fazla bir fiyat (2-3 lira fark gibi) kulaklarınıza çalınırsa buraya hizmetin ciddi bir emekle getirildiğini hatırlamak lazım. Burada bir soluklanma molası verip, üzerine denize de girmek güzel ve mantıklı bir karar olur.

Burada verdiğimiz deniz ve yemek molasının ardından yeniden yollara koyuluyoruz. Burada öylesine bir rüzgar var ki adeta yönümüz, şeklimiz, ifadelerimiz şaşıyor. Bizleri çok iyi ağırlayan Ufakdere’nin işletmecisi İsa’ya teşekkür ediyoruz. Yemeyi, içmeyi, suyu tamamen taşıyarak veya taşıtarak, emek verip getiriyor. Buradaki binalar Uluburun batığının (bugün Bodrum Müzesindedir) çıkartılması sırasında çalışan ekibin konakladığı binalarmış. Neredeyse tamamın SİT alanı olduğu Kekova’ya bu kulübeler nasıl yapılmış diye düşünürdük bu gelişimizde öğrenmiş olduk. Bu zor parkurda konaklama veya ihtiyaçların karşılanacağı bir nokta olduğunu bilmek güzel. Soluklanmaya değer bir yer. Denizi de harika. Zaman varsa burası Likya Yolu’nun Kekova parkurları için konaklama noktası bile olabilir. Çünkü birçok yürüyüşçü bizim de zamanında yaptığımız gibi Boğazcık’tan koşar adımlarla Kaş’a ulaşmaya çalışıyordu. Burayı işleten İsa da iyi niyetli ve yardımsever olması burada durmak için bir sebep. Önceki işletmecilerin yürüyüşçülerin kolundan tutup zorla alıkoyduklarını düşündükçe dağ başında korkmamak elde değildi.


Ufakdere'ye doğru ilerliyoruz.


Ufakdere sahili.


Ufakdere'de mola. Yemek, deniz, çay, kahve molası.


Ufakdere hatırası.


Ufakdere'de işletmeci İsa'ya teşekkür ederiz.

Bu arada Limanağzı ve Ufakdere arasında yol boyunca gördüğümüz pompalar ve can yeleklerinin Meis’e (Yunanistan) geçmeye çalışan Suriye’li mültecilere ait olduklarını sonradan öğreneceğiz. Buraları bizler keyif almak için yürürken bazıları için bir umut kapısı, can pazarı mevkiisi oluyor maalesef. Çok üzücü.

Üzümlü İskelesi’ne kadar Yaklaşık 4 km. yürüyüşün ardından, bir saat içerisinde Üzümlü İskelesi’ne ulaşmayı planladık.

Ufakdere sonrasında yorgunluk da çöküyor haliyle. Bunun birkaç sebebi var: İlk gün, parkurun zorlu kısımlarını geçiyor olmamız ve yakıcı güneşin de tepemizde olmasından kaynaklı. Tüm grubun ikinci gün sonunda teke gibi dağ bayır sekeceğini görmek hiç aklıma gelmezdi. Boğazcık çıkışı aslında ekibin doğa ve dayanışma anlamında adaptasyonu tamamlandığı nokta olacak. Rahatlıkla söyleyebilirim ki Çayağız’dan yola devam etseydik birkaç gün daha yürüyebilirdik.

Uluburun ve İnceburun geçişlerimizin ardından birinci günümüzü saat 18:00’de ve 16 km. yürüyerek Üzümlü İskelesi’nde sağ salim tamamlıyoruz.

İşte buluşmanın elebaşları


Rabia hep önden giderdi arkada kalınca böyle oldu. Arkada sahildeki küçük ada Çılpacık.


Uluburun'u arkamızda bıraktık. Aperlae yönüne doğru bakıyoruz.


Üzümlü İskelesi. İlk gün kamp alanımız.

Herkes halinden memnun görünüyor. Karanlık basmamışsa Mehmet ve Altuğ olarak hemen çadır kurmaya alışık değilizdir ama Üzümlü’ye gelir gelmez herkes bir anda yerleşerek çadırlarını kuruveriyor. İlk defa çadır kuranlar bile evlerinde derslerine çalışmış gibi kısa sürede gecekondu mahallesi gibi ama pek düzenli yayılıyoruz zeytin ağaçlarının altına. Hatta balık avlamaya gelen köylülerin bir kasa domates, biber hediye etmelerini de geri çevirmiyoruz tabii. Bunu haketmiştik. Sulu sulu pek iyi giderler.

Herkes hummalı bir çalışma içerisinde kamp alanındayken sahilde ayaklarımızı denize sokup yürüyüşün beklediğimizden keyifli geçtiğinin kritiğini de yapmıyor değiliz. Sonuçta bu organizasyonu düzenlerken katılan herkesin memnun olması, tanışmak, kimsenin başına bir kaza bela gelmemesi ana amacımızdı. Katılamayanlara bile çok zor “hayır” diyebildik. Yazıyı okuyup yürüyüşe katılamayan arkadaşlar ne anlatmak istediğimizi anlayacaklardır.

Gece birbirimizi daha yakından tanıma fırsatını buluyoruz. Bizim için zor olsa da organizasyonu düzenleyenler olarak ilk fitili bizim ateşlememiz gerekiyor. Artık sunumlardan ve bol bol yazmaya alıştığımızdan olsa gerek bu çok da zor olmuyor.

Akşam yemeği üzerine Üzümlü iskelesinin sahilinde sohbetimizin ardından ilk günün yorgunluğu herkesin üzerine çöküveriyor ve çadırlarımızın yolunu tutuyoruz. Fransa’dan yürüyüşümüze gelen Süleyman Abi’nin (Utkaner) yanında getirdiği bir şişe Bordo şarabı yorgunluğun bedenlerimize girmesine katkısı oluyor. Bu şişeyi sürpriz olduğundan ağırlık olarak saymamak gerekiyor çünkü Altuğ’a yürüyüş öncesinde getirmek istediğini söylemiş, yürüyüş öncesinde Altuğ şişeyi çantasına almıştı. Süleyman Abi “likyayolu.org” güncesinin ilk zamanlardan bu yana takipçisi. Dünyaca meşhur Camino de Santiago keşiş yolunun gönüllüsü. Camino’da her parkurun o çevrede yaşayan insanlar tarafından kurulmuş bir yardım derneği var. Yolun korunmasının yanında yürüyüşçülere yardımcı oluyorlar. Keşke bunu Likya Yolu için de bizler yapabilsek. Her sene yepyeni yolun tahrip olmasına dair hikayeler okuyoruz.


İKİNCİ GÜN (17 km.)


Ufak tefek kas gevşetme operasyonlarını bir kenara koyarsak kampımız ikinci günün sabahına ağrı sızı olmadan uyanıyor. En güzeli de bu zaten. Sağlık, sıhhat önemli.

Kamp alanında toparlanmamızın ardından kahvaltımızı ediyor, saat 08:30’da tam kadro halinde yürüyüşe başlıyoruz.

Bugün hedefimiz Boğazcık Köyü üzerinden Aperlae. Zor parkurların Boğazcık’ta sonlanacağını biliyoruz, bu konuda ekibe de kısa bilgiler verip içlerini rahat tutmaya çalışmış olsak da deniz seviyesinden 300 metre civarlarına yapacağımız bu zor çıkış, Yasemin’i yürüyüşü bırakma noktasına kadar getirecek.

Başlangıç yürüyüş kısa çıkış ve inişlerle sahil boyunca yaklaşık 1.5 km. kadar devam ediyor. Bu bölgenin anıtı sayılabilecek yalnız palmiye verdiğimiz kısa fotoğraf molasının ardından tırmanışa başlayacağımız Boğazcık sahiline ulaşıyoruz. Buradan itibaren 5 km.lik tırmanışımız başlıyor. İlk 3 km. oldukça zorlu geçiyor. Sakin bir çıkış yaparak belki de tüm yürüyüşümüzün en zorlu bölümünü tamamlıyoruz. Çıkışımızın ortalarında gruptan Yasemin çok zorlandığını mümkünse yürüyüşü Boğazcık’ta tamamlamak istediğini söylüyor. Boğazcık’a taksi çağırma imkanımız tabii ki var ama zor bölümleri arkamızda bıraktıktan sonra içimizden birisini geri göndermeye hiç içimiz elvermiyor. Ancak yapacak birşey yok. Hiç kimseyi ne olursa olsun zorla yürütemeyiz. Yasemin içimizde yürüyüş tecrübesi en az olan arkadaşlarımızdan ancak Kaş’tan bu noktaya kadar –zorlanmasına rağmen- grubu yavaşlatmamak için çok iyi sabretmiş.


İkinci gün başlıyor. Üzümlü İskelesi hatırası.


Yola çıkmadan son kontroller. Rahat yürüyüş için çantalar ayarlanıyor.
 
Yalnız palmiye hatırası.


Boğazcık'a zorlu çıkışımız başladı.


Yasemin’i Boğazcık’a çağıracağımız bir taksi ile gönderebileceğimizi söylediğimizde memnun oluyor. En büyük üzüntüsü Likya Yolu’nu yarıda bırakacak olması gibi gözüküyor. Belki yürüyebilir ama grubu yavaşlatmak istememesi yüzünden bırakmak istediğini kendisinden duyduğumda üzülmedim değil. Kış boyunca hayalini kurduğu bu etkinliği çok zorlanıp özveri ile yürüyor olsa bile bizi düşünerek bırakmak istiyor.

Sebebini Boğazcık’a varmadan bilmemiz çok iyi oluyor zira tüm grup bunun kabul edilemez olduğunu söyleyerek nihai kararını birazdan mola vereceğimiz “Apollonia Lodge”da tekrar gözden geçirmesini söylüyor. Böyle diyince Garip Yüzer’in eşi Nuriye Yasemin’in yanına giderek gönülden bir şekilde “Sensiz olmaz. Bırakmanı istemiyorum. Lütfen bizi bırakma.” diyor. Birbirini sadece bir gündür tanıyan insanlardan bunu duyuyor olmak beni ne kadar mutlu ediyor yazılarla anlatabilmek çok zor.

Köy girişinde köy yolu düz hale geliyor ve molamızı vereceğimiz Apollonia Lodge’a saat 12:00’de ulaşıyoruz.

Cem ve Cengizhan


Tırmanış bitince yüzler gülüyor tabii.


Apollonia Lodge'a ulaşıyoruz.


Apollonia Lodge'da yeme, içme ve dinlenme molası.

Bu arada Boğazcık’a çıkarken bölge işletmecisi tarafından yapıldığını bildiğimiz, bu bölgenin korkulu noktası, işaretlerin değiştirildiği bölümü de görüyoruz. Detaylı anlatabilmek için yerinde fotoğraflarla tespit yapıyoruz. İşaretlerin değiştirildiği aşikar çünkü 4 sene önce yürürken burası böyle değildi. Elimizde o dönemden bu yana kullandığımız GPS bilgileri olduğundan burada kaos yaşamıyoruz. Bizim 20-30 metre önümüzden giden grup arkadaşlarımız bile hatalı yola giriyorlar. Bu konuda bir yazı yayınladık gelir gelmez:


Bilinen ve sıkça uğranan bir işletmeci olmasına rağmen daha fazla müşteri toplayabilmek adına bu tür bir hata umarız en kısa zamanda giderilir çünkü farklı amaç ile işaretlenmiş bu yola girip kilometrelerce yürüdükten sonra eğer bölge işletmecisi yukarıda bir ağacın dibinde sizi beklemiyorsa yerli yabancı herkesin işi zor. Yolunu kaybedip Üzümlü sahiline geri dönüp sahile tekne yardımı çağıran bile oldu yakın zamanda.

Konum, hizmeti ve imkanları itibariyle işaret değiştirmek gibi bir yönteme hiç ihtiyacı olmamasına rağmen neden ısrarla bu yola başvuruluyor anlayabilmek güç. Zorlu bu kısım daha da zorlaştırılmadan umarız hatalardan bir an önce dönülür.

Güzel konulardan bahsedelim derken bu bilgilendirmeyi de yapmak durumunda kaldık çünkü 2015 yılından bu yana birçok yürüyüşçüyü zor durumda bırakmaya devam ediyor.

Programımıza göre Apollonia Lodge’da konaklamayacağız. Burada öğle yemeği ve zorlu geçen bir parkurun yorgunluğunu tam anlamıyla attığımızı gördükten sonra yola çıkacağız. Yürüyenler bilir; Boğazcık-Aperlae arası nispeten daha kolay ve inişi olan bir parkur.

Apollonia Lodge Boğazcık’a girip camiyi geçtikten sonra biraz yukarıda. Zorlu bölümleri geçtikten sonra köy içerisinden Lodge’a ulaşmak için tırmanmaya devam ederken biraz söyleniyorsunuz ama buna değiyor. Özenle inşa edilmiş bu işletmede sadece yeme içme imkanı değil oda konaklama da bulunuyor. Yürüyüşçüler için 5-6 odalı, özenerek yapılmış bu işletmede kısa bir mola verip yürüyüşe devam etmemek lazım. Dışarıdan bakıp da burada yeme-içme pahalıdır diye düşünmeyin.

Sahanda yumurta, çay, kahve ve ihtiyaç molası derken geçen 1.5 günün yorgunluğu üzerimizden kalkıyor.

Apollonia Lodge’da dinlendikten ve diğer arkadaşların da teşvikleri neticesinde Yasemin’in bizi bırakmadığını, Boğazcık’tan tam kadro yolumuza devam ediyor olduğumuzu belirtelim. Onu burada bırakmış olsaydık çok üzülecektik çünkü Yasemin bu zamana kadar paylaştığımız yazılarımızın da ilham vermesiyle buralara kadar kalkıp geldi. Bu bizim için o kadar kıymetli ki.

Tecrübeli arkadaşlarımızın da katkısı ile fire vermeden yolumuza devam ediyoruz. Bu etkinliği düzenlerken bu sebeple hem tecrübeli ve ilk defa yürüyecekleri bir araya getirmeye çalıştık. Birbirimizden öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. İşte şimdi tam anlamıyla “grup” olduk...

Boğazcık çıkışında hatıra fotoğrafının ardından ikinci geceyi geçireceğimiz Aperlae’ye doğru kaldığımız yerden yola devam ediyoruz.

Boğazcık hatırası. Tam kadroyuz. Ne mutlu...


Osman ne yaptıysa etti tabelanın boyuna ulaşamadı.


Aperlae'ye doğru yürüyüş başladı. Kılınçlı Köyü Mevkii.

Apollonia antik kentinin kurulduğu Asar Tepe eteklerinden geçip Kılınçlı Köyü’ne girmeden Aperlae’ye doğru iniyor, antik kentin kalıntıları arasından ilerledikçe Likya Yolu’nun en etkileyici noktalarından biri olan Aperlae’nin muhteşem doğası bizi karşılıyor.

Saat 16:30’da bu gece kamp atacağımız Aperlae Purple House’a varmış oluyoruz.

Denize girme ve kamp kurma derken bugün tam anlamıyla kaynaşmış oluyoruz. Sohbetler daha bir içten, daha bir samimi artık. Hatta Yasemin’in “iyi ki yürüyüşü Boğazcık’ta bırakmamışım” dediğini duyduğumuzda daha da mutlu oluyoruz.

Akşam yemeğimizi neredeyse hepimiz Purple House’de yemeği tercih ediyoruz. Ertesi günün sabırsızlığı içerisinde Rıza’nın bahçesinde yaktığı ateşin etrafında uykumuzun gelmesini beklerken bölgenin yüzyıllardır uyuyan tarihi uykularımıza ninni olacak.

Aperle'ye doğru iniyoruz. Sıcak bastı. Kısa bir mola.


Yola koyulduk. Süleyman Abi ekibi bekletmemek için yürürken çanta ayarlarını yapıyor.


Sevgili Yasemin bu kadar "baba" yapmana gerek yoktu. Patika yeterince belirgin zaten.


Her türlü antik kalıntı itina ile denetlenir.


Aperlae'ye iniyoruz.


Purple House'da (Aperlae) akşam yemeği.


Purple House'un ziyaretçilerinin ağırlandığı meşhur zeytin ağacının dibindeyiz. Ne güzel gündü ama!!! 

Purple House (Rıza Cüce) Likya Yolu üzerinde uzun bir zamandır yürüyüşçülere hizmet veriyor. Dışarıdan sıradan bir işletme gibi gözükse de içerisine girildiğinde yoktan var etmenin ne anlama geldiğini daha iyi anlıyor insan. Rıza, dededen kalan bu çoban evinde kendisine ailesi ile bir yaşantı kurmuş. Eşi buraya gelin gelmiş. Buraya uğrayan yürüyüşçülerin yakından tanıdığı oğlu Ada burada dünyaya gelmiş. Buraya ilk olarak 2012 yılında geldiğimizde Alman bir yürüyüşçünün evine döndükten sonra hediye olarak gönderdiği küçük bir rüzgar gülü ile elektrik ihtiyacını karşılarken bugün gerek yürüyüşçülerin artması, gerekse aile boyu yaşadıklarından kaynaklı ilave aküler koymuş. Anlaşılacağı üzere burada elektrik yok. Su yok. Telefon bizi kurtarıp iki kelam konuşturacak kadar çekiyor. Varsın internet de yavaş olsun. İnsan burada teknolojiyi çok aramıyor.

Purple House tamamen rastlantı eseri ortaya çıkmış. Likya Yolu’ndan haberi bile yokmuş. Dededen yadigar bu taş evi onarmaya geldiğinde evin yanından geçen yabancı yürüyüşçüler “merhaba” diyerek başlamış, sonraki zamanlarda su ve yiyecek sormaya başladıklarında bahçesindeki kırmızı-beyaz işaretlerin anlamını o zaman çözmüş.

Bu arada Rıza’nın suyu sonbahar ve kışın yağan yağmurlarla evinin etrafındaki sarnıçları doldurarak karşıladığını da belirtelim. Aman muslukları açık bırakmayalım. Suyu idareli tüketelim. Erzak, su, kola, çay ve bira buraya tekne ve patpat motoru ile taşınıyor.

Özetle Likya Yolu’na uğrayıp Aperlae’den geçmek olmaz. Rıza’nın bahçesinden geçip bir merhaba demek, bizlerden, tüm yürüyüşçülerden bir selam götürmemek olmaz. Varsın birşey yiyip içmeyin. Öylece oturup verilen emeği ve çabayı kısa bir soluklanma bahanesi ile seyredin.

ÜÇÜNCÜ GÜN (11 km.)

Bugün çok acelemiz yok çünkü günü Üçağız’dan sonra Kaleköy’e ulaşarak bitireceğiz. Yolumuz nispeten düz ve geçtiğimiz iki gün ile kıyaslanmayacak kadar kolay. Kahvaltımızın ardından denize giriyor. Keyif yapıyoruz. Aperlae’de deniz öğlene kadar dümdüz oluyor, öğleden sonra su imbat ile biraz bulanıklaşıyor.

Vedalaşmanın ardından saat 12:00’de yola çıkıyoruz. Sadece yol düz olmasından değil artık yürümeye alıştığımızdan herkes tempolu yürüyor. Teke gibi olduk. Artık hepimiz eğleniyor birbirimizle şakalaşmaya başlıyoruz. Fragman dönemi bitti gerçek oyun başladı sanki. Herkes grup olmaya o kadar kaptırmış ki kendini herkes birbirinin mesleğini, uzamanlık alanını artık bildiği için daldan dala sohbetler gerçekleşiyor. En fazla soruyu da içimizde Fizik Tedavi Uzmanı olan kadim dostumuz Cem alıyor. Özellikle son gün kendisine o kadar çok soru sorulacak ki ilk iki gün yorgunluktan ağzını bıçak açmayan Cem bile bıkmadan usanmadan soruları cevaplandırıyor olacak. Doktor olunca sağlık konusunda merak edilenler de ortaya çıkmaya başlıyor haliyle. Doktorluk zor meslek.

Özellikle Değirmenlik’ten geçerken dev pynar (bölgedeki meşe türü) ağaçlarının gölgesinde verdiğimiz molalar ısınmaya başlayan havayı unutturuyor, hafif esen serinletici rüzgar cana can katıyor.

Değirmenlik mevkisini geçmemizin ardından Üçağız koyuna iniyoruz. Denizin dibinden kaynayan suyun bulunduğu yerde hafif tuzlu suyun tadına bakıyor, sıcağa dayanamayan Altuğ kendisini yürüyüş şortunun ıslanmasına aldırmadan Üçağız’ın bulanık ve durgun denizine bırakıveriyor.

Üçüncü gün başlıyor. Aperlae, Purple House Hatırası.


Rıza ve ailesine çok teşekkür ediyoruz.


Bugün yol daha düz. Mesafe kısa. İçimiz rahat.


Ne güzeldir bu ağacın dibi.


Grup Üçağız'da tekne sürprizinden habersiz yoluna devam ediyor.


Yol boyunca bizi tanıyan arkadaşlarla da karşılaştık.


Üçağız'a inmeden Değirmenlik'te fotoğraf molası.


Üçağız.


"Selfie" çekilmeden olmaz.

Dr. Cem. İlk gün çok zorlandı ama ortama uyum sağladı. Teke gibi.


Yorgunluk yok. Sıcak var.

Altuğ Üçağız'da denize girmedim demeyecek artık.

Yürüyüş şortu ile ıslak ıslak yürümek iyi değildir ancak Altuğ’un gruba Üçağız’da yapacağı sürprizin sonunda kalan 1 km.lik yolda da ıslak şort ile idare etmek çok da dert değildir.

Üçağız ve Kaleköy arasındaki 4 km.lik köy yolunu yürümektense Altuğ bu akşam konaklayacağımız Mehtap Pansiyon’a ulaşımı Üçağız’dan tekne ile sağlayacak. Likya Yolu’nu biraz da denizden yürüyelim. Saat 15:00’de Üçağız’a ulaştıktan sonra bugün ve son gün (yarın) için market alışverişlerimizi yapıyor, tüm ihtiyaçlarımızı abartmadan karşılıyoruz.

Altuğ’un grubu bizi Kayaköy’e götürecek tekneye davet etmesinin ardından büyük bir keyifle, Kekova’nın etkileyici doğasını denizden seyrederek Kaleköy’e ulaşıyor, iskeleden inerek zorlu!!! bir merdiven çıkışımızın ardından Mehtap Pansiyon’a ulaşıyoruz.

Bugünlük yürüyüş bu kadar. Üçağız'dan Kaleköy'e tekne ile geçeceğiz.


Herkes istirahatte. Keyifler yerinde.


Olmaz. Altuğ görev başında alkol kullanmaz.

Kaleköy. Mehtap Pansiyon bizi bekler.


Kaleköy Mehtap Pansiyon'a doğru çıkıyoruz.

Mehtap Pansiyon Kaleköy’de yürüyüşçülere yeme-içme, daha da önemlisi çadır konaklama hizmeti veren yer. Üçağız’da bu mümkün değil malum ama Kaleköy’de mümkün. Hatta karşınızda bölgeye adını veren Kekova’yı doyasıya seyrederek uyumak daha bile güzel olabilir. Üçağız’da olmasa da Kaleköy’de denize girilebiliyor. Tek dezavantaj Kaleköy’de market bulunmuyor dolayısıyla acil ihtiyaçlarınız buraya en yakın yer olan Üçağız’dan karşılanabilir. Zaten Kekova’yı yürüyeceklerin tek market imkanı Üçağız’da. Bunu da ayrıca belirtmek lazım.

Mehtap Pansiyon’un işletmecisi Saffet çok yardımsever. Buraya girerken aklınızda “Acaba kaç para yazar”, “Kendi yemeğimi yesem surat yapar mı?” soruları olmasın. Gelin tanışın bu güzel insanlarla.

Üçüncü gün bunu hakettik. Bon appetit Süleyman Abi!!! 


Kaleköy'de neler oluyor?


Süleyman Abi'den Çiğdem'e su toplama tedavisi.


Bunu saymıyoruz Süleyman Abi. Türkiye'ye tekrar bekliyoruz!!!


Buluşmanın elebaşları. "likyayolu.org" yönetim kurulu. 


Çadırdan kafaları çıkartıyoruz. Acaba manzaramız nasıl?


İşte çadır manzaramız aynen böyle.

Eğlencenin, espirinin ve arkadaşlığın tavan yaptığı bu son gecede ilk defa “yarın son gün” cümlelerin içerisinde geçmeye başlıyor. Sona yaklaşıyoruz galiba. Hem birbirimize alıştık, hem de yürümeye. Özetle, hiçbirimiz bitsin istemiyoruz. Ama bitecek ki geçen bu güzel zamanlara özlem duyup sonrakileri yapabilelim.

Kekova üzerinden doğan Dolunay ve aydınlığı bize son gece hediyesi oluyor sanki. Karşımızda tüm ihtişamı ile dikilen Kekova Adası’nın silüetine sırtımızı dönüp çadırlara girmek istemiyoruz. Kimbilir belki de Likya’dan ayrılmak istemiyoruz?
DÖRDÜNCÜ GÜN (14 km.)

Son gün. İple çekilmez ise geliverir kapıya dayanıverir hemen. Oyun hep böyledir işte.

Bulutlu hatta zaman zaman çiseleyen bir Kekova sabahına uyanarak kahvaltılarımızı ettikten sonra Saffet ve Mehtap Pansiyon çalışanları ile vedalaşarak saat 09:30’da yola koyuluyoruz.

Bu arada bugün yürüyüşümüzü dört kişi eksik yapacağız çünkü Pazar günü programları olan, buna rağmen aramıza katılmış Bülent, Orhan, Osman ile vedalaşıyoruz. Vedalaşmak parti parti oluyor, belki böylesi daha iyi oluyor. Saffet onları sabah (07:30) Demre arabasına yetiştirmek üzere tekne ile Üçağız’a götürüyor. Michele de Kekova’da ailesi ile kalmaya devam edecek. Görüldüğü üzere ayrılmalarında Altuğ ve Mehmet olarak hiçbir suçumuz yok. Severek, sarılarak ayrılıyoruz...

Yola çıkarak Simena Antik şehri ve kalenin dibinden Üçağız mezarlığına iniyor, Kapaklı’ya doğru dümdüz sayılabilecek bir ovadan yürüyoruz. Herkesin üzerindeki son gün keyifsizliğini görmezden gelirsek yol boyunca bölge insanının şeker ikramı, dut ağacında molamız unutulmazların arasına giriyor. Gökkaya’ya ulaştığımızda karşımıza çıkan dingin koyu bir süre durup seyrediyoruz. Hatta Çakıl Plajı’nda deniz molası öncesi öğle yemeğini Gökkaya’da yiyiyoruz.

Mehtap Pansiyon. Kaleköy Hatırası.


Mehtap Pansiyon. Saffet'e teşekkür ediyoruz. Artık yola çıkma zamanı.


Şimdi gülün tabii. Soracağız biz size ayrılık zamanı geldiğinde.


Simena. Çok etkileyici.


Kaleköy'den indik. Kapaklı yönüne doğru devam edeceğiz.

Gençlik yıllarını birlikte geçirmiş, dört kadim Kerpe'li. 

Yol öncesi dut molası.

Kapaklı'ya doğru adım adım. Gökkaya Limanı hatırası.


Mehmet keçileri sever. Hemen yanaşıp çeker Gopro ile  


Gökkaya Limanı seyredilir usulca.


Altuğ'a yapılmış aleni tehdit. "Soracağım ben sana. Ver o hafıza kartını bana" hareketi.


Gökkaya İskelede mola zamanı.


Gökkaya'da öğle tatili.

Gökkaya sonrasında Hoyran mevkiinden çiseleyen yağmur eşliğinde Kapaklı’dan geçerek Çakıl Plajı’na ulaşıyoruz. Çakıl Plaj’nın denizi her daim soğuktur ama umurumuzda değil. Kekova’yı bitirmeden kendimizi Çakıl plajının soğuk sularına bırakıyoruz. Bu arada bugün bizlerle birlikte yürüyen diğer gruplar da burada mola vermiş durumda. Sonradan birbirimizi sosyal alemde de bulduk Kenan Hazar ve Serkan İkiz. Hatta sonradan Çayağız'da Berkay Abalı ile de karşılaşacağız.

Çakıl plajı sonrasında yaklaşık 3 km.lik bir yürüyüşün ardından Kara Emelik (Kalemlik) Deresinin üzerinden geçerek Çayağız’da yürüyüşümüzü sonlandırıyoruz. Burası yürüyüşün son noktası.

Tabi burada herşey bitmiyor. Altuğ önceden haber vererek, buralarda yürümüş arkadaşların da bildiği Balıkadam Salih’in demlediği çayı içiyor. Keyifler yerinde ama hüzün çok. Fazla konuşulmuyor. Gerek de yok çünkü herkes kimin ne anlatmak istediğini gayet iyi biliyor. Dev çam ağacının altında Nuriye’nin gözlerinin dolarak okuduğu şiir, dere bize vedaya gelen Caretta Caretta bize son bir hoşçakal oluyor adeta.

Balıkadam Salih ile vedalaşarak Çayağız’ın diğer tarafında Andriake Camping’e giderek bizi bekleyen servise binerek Kaş’a geri döneceğiz.

Gökkaya Limanına Hoyran yönünden son bir bakış.


Kapaklı Mevkinde kısa bir su molası.


Çakıl Plajı'na iniyoruz.


Çakıl Plajı deniz molası. Buz gibi su ilaç gibi geldi.


Çakıl Plajı Hatırası. Burada denize girmeden yola devam etmemek lazım.


Çayağız'a doğru adım adım ilerliyoruz.


Çayağız'a ulaşıyoruz. Kara Emilik Deresi.


Balıkadam Salih'te çay molası.


Balıkadam Salih ile Çayağzı Hatırası.


Bu da son bir hatıra olsun.

Bölge SİT alanı olduğundan Andriake Camping’de pansiyon türü bir işletme yok. Zaten Çayağız’da pansiyon yok. Ancak çadır için yeterince geniş bir alan var ve işletmecisi Barış bölgeyi, hatta Likya Yolu’nu çok iyi tanıyor. Burada mola vermeden yola devam etmemek lazım. Bir saat dinlenmek bize üç saat oluyor. Sohbet sohbeti açıyor. Herkesin gözleri dolu dolu. Fazla konuşmak da içimizden gelmiyor.

Ayrılmadan Altuğ’u tanıyan, güncelerimiz sayesinde Likya Yolu’nu yürümüş kalabalık bir Bursa’lı grup ile karşılaşıyor hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Grubun lideri Nazmiye Kuş’a sevgilerimizi de iletmeden geçmeyelim.

Kaş’ta kurduğumuz geleneksel rakı-balık sofrası adetini burada da unutmuyoruz tabii.

Yol yorgunları Andriake Camping'de.


Herkese çöker bir hüzün...


Çayağız'dan Kaş'a dönüş.





Yürüyüşün sonunda hangi birini yazabiliriz ki. 2010 yılında Likya Yolu’nu yürümeye başlayacağımız zaman herkesin yaptığı gibi interneti araştırırken karşılaştığımız, onların rehber yazıları ile yürümeye başladığımız okurken zaman zaman “Adamlar da amma huysuzmuş” dediğimiz Bülent ve Orhan’ı mı yazsak? İtalya’lı içi içine sığmayan Michele’yi mi? Her yürüyüşümüzde bize eşlik etmek için can atan ama ikili kontenjan engeline takılan grubun öncü kuvvet Michele ile birlikte yürüyen Rabia’yı mı yazsak? Hatta buralara kadar sadece bizlerle tanışmaya gelen Camino de Santiago gönüllüsü Süleyman Abi’yi mi? Yoksa bizim blogun daha yazısız çizisiz halini bilen Osman'ı mı? Grubun gençlik ve alternatif aktivite yaratıcıları Ersan, Başak mı? Şehirden kendini çabucak sıyırmış gibi gözüken, her güne bir “selfie” diyen delidolu Çiğdem’i mi? Likya Yolu’na bu etkinlikle başlayan, kendisi için büyük bir hayalini gerçekleştiren Yasemin’i mi? İyi ki yürüyüşü bırakmadı yoksa “Acaba burayı olduğundan fazla mı kolay gösterdik?” diyerek bizim de kendimize karşı güvenimiz sarsılırdı. Yalan değil. Tüm yürüyüş boyunca tecrübesi ile bizim yetişmemiz gereken bazı durumlarda yardıma yetişen Erkal Abi’yi mi? Sessiz sedasız, kendi halinde, her türlü güneş yanığı önlemini almış Enes’i mi? Yürüyüşün başından bu yana uyum içerisinde yürüyen Nuriye ve Garip Yüzer çiftini mi? Nuriye’nin toplayıp çantasının dışında taşıdığı taze kekik ve adaçayları (çalba) ne de güzel koktu yol boyunca. O olmasa Yasemin yoluna devam etmeyecekti belki de...

Kadim Kerpe’li dostlar Cengizhan ve Cem de burada ayrı bir paragraf olarak dursun.

Daha yazacak o kadar çok şey var ki. Varsın bazıları da bizde kalsın...

Yürüdükçe tecrübe kazandık diyorduk ama bu bambaşka bir deneyim oldu bizim için. Yeni arkadaşlar tanıdık, biz kendimizi tanıttık.

Daha da önemlisi, insanlara gönülden yaklaşmak, samimi ve mütevazi olabilmek. Bu kadar günce, fotoğraf, sunum ve tüm hayat koşuşturmacası arasında aklımızdan asla çıkarmayıp, yangında ilk kurtarılacaklarımız arasına yazdık çocukluğumuzdan bu yana.

Yasemin’in dediği gibi ışık ülkesinin ışık çocukları sadece biz değiliz. Işık olabilmek doğayı sevmekten, teşvik edip, paylaşabilmekten geçiyor. Yollardaki seslerimiz, görüntülerimiz tarihe karıştı bile. Ama hoş sedamız, arkadaşlıklarımız daima akıllarda kalacak.

Unutmadan, Camino de Santiago’yu Fransa’dan başlayarak yürüyeceğiz. Sevgili Süleyman Abi’ye yürürken verdiğimiz sözü burada da yazılı olarak belirtmiş olalım ki olur da erkenden bunamış olursak yazısı kalmış olsun. Sözümüzdür.

Almış olduğumuz teşekkürler hepimiz için. Yolları yaşattığımız sürece bu tür arkadaşlık ve dostluklar daim olacak. Biz gelip geçeceğiz yepyeni bir nesile kalacak burası. Biz bu kadar değerini bilebildik. Sonrası fazlasını verecektir diye ümit ediyoruz. Yollar hepimizin. Ardında bıraktığımız dostluklar ve anılar baki...

Günün birinde yürürken sizler de arkanıza zaman zaman bakın zira arkanızda kalabalık bir doğaseverli yürütüyor olabilirsiniz. Görülmeyebilirler ama orada olduklarından emin olabilirsiniz.

Yolumuz çok. Devamı? Tabii ki olacak.

Sevgiyle...

0 yorum:

Yorum Gönder