a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

25 Nisan 2012 Çarşamba


AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
5.GÜN PARKUR DETAYLARI:
Başlangıç: 06:45
Bitiş: 18:10 (verilen tüm molalar dahildir)
Toplam mesafe: 33 km. (Daha detaylı hesap olarak Musa Dağından Adrasan sahili 9 km., Adrasan - Gelidonya Feneri 16 km., Gelidonya Feneri - Karaöz Sahili 8 km.)
Su: Özellikle Gelidonya Fenerine doğru yürürken su konusunda tedbirli hareket edilmesi gereken bir parkur. Musa Dağından Adrasan'a iniş çok zorlayıcı değil ancak suyunuzu Musa Dağında doldurduktan sonra aşağıya kadar suya ihtiyacınız olmayacaktır. Musa Dağı inişinde yanınıza tıka basa su almaya da gerek yok aslında. Yaklaşık 4 km.lik çok zorlamayan bir iniş yapacaksınız Musa dağından. Dağın zirvesinden indikten sonra direk olarak derenin yanına çıkıyorsunuz. Suyu tertemiz ve buz gibi. Görmemenize, sesini işitmemenize imkan yok. Zaten buradan sonra yerleşim içerisinden yürüyeceksiniz. Adrasan sahilinde market var. Asıl susuzluk bundan sonra başlıyor. Adrasan çıkışında su kaynakları var ve bunları çok iyi değerlendirmeniz lazım. Adrasan sahilinden içeriye doğru girmeye başladıktan 1 km. sonra yolunuzun üzerinde büyükçe bir çeşme var. Bu çeşme yerleşim bölgesi içerisinde. Bu noktadan 2 km. yani ormana girdikten sonra da orman içerisinde bir çiftliğe geliyorsunuz. Buradaki su kaynağı çok önemli. Çeşme yolunuzun üzerinde ve suyu bolca akıyor. Çok sıcak geçen yaz sonrasında da deve çiftliğindeki kaynağın kuruyabildiğini duyduğumuzdan Adrasan'da veya çıktıktan sonraki çeşmede suyunuzu tamamlamanızı tavsiye ediyoruz. Bu noktalarda su ihtiyacınızı gidermek zorundasınız zira Karaöz girişine kadar yaklaşık 18-20 km. su yok. Zaten Kate Clow kitabında buranın Likya Yolunun yerleşimlerden en çok uzaklaşıldığı, en çok yalnızlık hissi veren parkurlarından biri olduğu da söylenir. Buna rağmen en popüler ve muhteşem manzarası ile insanları kendisine çeken parkurlardan biri olma özelliğine sahiptir. Özetle, Gelidonya Parkurunu yürüyecekler için su hesaplarını iyi yapmalarını tavsiye ediyoruz. Yol boyunca su yok denebilir. Karaöz tarafından yürüyecekler için su orman yolunun üzerinde, Korsan Koyu sonrasında 2-3 yerde mevcut. Karaöz içerisinden su taşımanıza gerek yok.
Bu arada Gelidonya Fenerinde bir sarnıç olduğu bir çok kaynakta yazar ancak bu suyun içilebilir durumda olmadığını, dezenfektan hap veya filtre sistemleri kullanılması gerektiğini belirtmiş olalım.
Yemek: Su gibi yemek konusunda da tedbirli olmanız gerekiyor. Yol uzun, kayalık ve zorlu. Adrasan'dan market ve yemek ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Adrasan'dan sonra Karaöz'e kadar yerleşim yok. Dolayısıyla yemek de yok. Yol uzun olduğu için yanınıza mutlaka enerji veren yiyecekler alın. Arasıra kuruyemiş, karbonhidratlı yiyecekler yemek temponuzun düşememesi için faydalı olacaktır. Bu arada çok susatmamalarına dikkat edin. Karaöz'de market, sahilde restoran mevcut. Karaöz için yemek problemi yok. Sahildeki Öz Likya Restoran'da (242-8867141 / 542-6359531) yemek yiyebilirsiniz. Burada çevre balıkçılar tarafından tutulmuş taze balıkları bulabilmek mümkün.
Konaklama: Çadır varsa konaklama Likya Yolu'nun çoğunda sorun değil bilindiği gibi. Adrasan ve Karaöz'de de pansiyon sorununuz yok. Adrasan pansiyon konusunda fazlaca seçenekleri olan bir lokasyon. Gördüğümüz kadarıyla Karaöz'de birkaç pansiyon mevcut. pansiyon konusunda seçenekleri değerlendirmek sizin elinizde ancak sahilden 50 metre kadar içeride emekli ve güleryüzlü bir çiftin işlettiği Öz Likya Pansiyon (505-2554311 / 505-5609146. Telefonların hepsini deneyin. Zamanla değişebiliyor.) var. Bu pansiyona sahildeki Öz Likya Restoran'ın hemen arkasındaki 2. ev. Restoran da size evi bulmanızda yardımcı olacaktır. emekli öğretmen Ramazan Bey memleketi olan Karaöz ve çevresi hakkında çok fazla bilgiye sahip, güleryüzlü ve candan. Sabah kahvaltısı çok iyi, sahilde balık yemeyip hesaplı bir akşam yemeği için de konuşursanız seve seve yardımcı olacaklardır.
Gelidonya Feneri ve civarında konaklayan çok turist var. Hatta fenerde kullanılmayan ve oldukça kirli olduğu söylenen bir sarnıç da mevcut, ancak burası insanı aptal edecek kadar çok esen bir nokta. Hatta az insan olmasından olsa gerek fazlaca börtü böcek olduğu söyleniyor ve yazılıyor. Gerçi çevrede yüksek tahta sedir haricinde çok da düz yerler yok. Çadırda kalacaksanız Karaöz cephesinde, Korsan koyunda konaklayabilirsiniz. Adrasan Gelidonya Feneri arasında mecburiyet haricinde konaklayacak yer yok denebilir.

Karaöz civarında konaklama ve market ihtiyaçlarının karşılanabileceği (bakkal, kahvehane gibi) yerler var. Gelidonya Pansiyon (242-8867099 / 533-8189583), Kerim Erdaş. Kerim Bey pansiyonu eşi ile birlikte işletiyor. Bu arada Kerim Erdaş oldukça yardımsever ve bölgeyi bilen biri. Gelidonya tarafında kaybolan veya sakatlanan insanlar olduğunda Jandarma ilk kendisini gelip alıyor ve kurtarma çalışmalarının başında yer alıyor. Anlatacak çok hikayesi var. Hatta zamanında fenercilik bile yapmış. Taksi, ulaşım, konaklama gibi sorularınızı Öz Likya Pansiyon gibi severek yanıtlayacak ve yardımcı olacaklardır.
Parkur Zorluğu: Bu parkur uzun ve zorlu. Musa Dağından Adrasan'a inmek çok zor değil. İyi ve yormayan bir tempo ile rahatça inebilirsiniz. Ancak kendinizi fazla yormayın çünkü önünüzde oldukça uzun bir fener yolu var. Seraların içerisinden geçip Adrasan içerisine doğru ilerlerken işaret sorunu yaşayabilirsiniz. Dere yatağından geçip sahile doğru ilerlemeye başlayınca bir süre sonra işaretleri de göreceksiniz. Görmeseniz bile sahile doğru yürümeye devam edin çünkü Adrasan çok büyük bir yerleşim değil. Adrasan sonrası işaret sorunu yok. Çam ormanı yolundan ilerleyerek çiftliğe oradan da patikalara giriyorsunuz. Adrasan çıkışı deniz seviyesinde ancak orman yoluna girdikten sonra çıkış başlıyor. Son su noktasının olduğu çiftliğe kadar yol zor değil. Tüm yorgunluk bu noktadan sonra başlıyor. Çiftlik sonrası orta seviye bir diklikte çıkış yapılıyor. Çıkışın bittiğini denizi görmeye başlayınca anlıyorsunuz. Burası aslında bir geçit. Çıkış sırasında bolca ağaç görüyorsunuz ancak deniz manzarası ile yürürken ağaçlar seyrekleşiyor ve genelde kayalıkların arasından ilerleyen patikalardan yürüyorsunuz. Arasıra gölge yerlere de  giriliyor ancak bu bölge yürürken dikkat etmeniz, ayak burkulmasının kolay olabileceği ancak yardımın da bir o kadar zor gelebileceği nokta. Cep telefonları da bu bölgede çalışmıyor. İnişin ve çıkışın fazla olduğu bu bölgede yol da uzun olunca yorgunluk beklediğinizden daha erken gelebilir. Ancak ne olursa olsun Likya Yolu'nun en bakir, muhteşem akdeniz manzaralarının olduğu bir rota burası. Yorgunluğun yanında keyfini de çıkarmaya bakın.
Fener'de kısa bir molanın ardından Karaöz'e giden fener yolunun motorsikletin gidebildiği genişlikte bir patika olduğunu görmek sizi şaşırtacak. Zira bu kadar uzun yoldan sonra Karaöz'e nasıl ve ne zaman varılabileceği konusunda kara kara düşünüyor olabilirsiniz.
Fenere giden patikadan 2-3 km. yürüdükten sonra orman yolundan yolunuza devam ediyorsunuz, korsan koyuna indikten sonra yeniden yola çıkıp Karaöz'e inişinizi yapıyorsunuz. Bu arada Korsan Koyunda denize de girilebilir.
Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resimin üzerine tıklayınız.


HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Tertemiz dağ havası ile sabah erkenden gözlerimizi açıyoruz. Bir gün önceki yorgunluğmuz bugün yok çünkü dünkü Olympos yürüyüşümüzü kısa tutarak, parkuru erken bir saatte bitirmenin vermiş olduğu rahatlıkla uyuduk dün gece. Altuğ çadırı toplamaya başlarken, Mehmet su şişelerini doldurmaya pınarın başına doğru gidiyor. Toparlanırken bir yandan kahvaltı olsun diye hızlıca birşeyler atıştırıyoruz ama bu öğüne kahvaltı denemez tabii.

Doğaya adaptasyonumuzu tamamlamış haldeyiz ve elimiz o kadar hızlı ki, yeni yerleri görme heyecanı ve Likya Yolu'nun bizim en çok merak ettiğimiz parkurlarına yaklaştıkça bir an önce yola çıkmak istiyoruz. Yalnız bugünkü parkurun zor olacağının farkındayız.

Hızlı bir şekilde toplandık çantalarımızı sırtımıza yeniden yükledik ve 15-20 dakikada 5. gün yürüyüşümüze hazır hale geldik. Yol çok kısa bir mesafe de olsa orman yolundan iniş olarak başlıyor ve işaretler bizi hemen patikaya sokuyor ve Adrasan'a doğru inişe başlıyoruz. Patikaya girmeden önce sağ tarafımızda seralara sabah ışığında daha net gözüküyor hatta hemen bu yamaçta bayağı bir ağaç kesilmiş ve kurumuş halde yığın bir şekilde duruyorlar.


Mehmet su doldurmaya gidiyor. Su hemen ilerideki kayaların dibinde

Kesilmiş ağaçlar. Aşağıda seralar gözüküyor.
Yürüyüşe başlıyoruz.


Bugün Adrasan'a inerken önden Altuğ gidiyor. Anlaşılan yakılacak çok kalorisi var. Yolculuk genelinde fotoğraf çektiği için önde yürümeyip arkada fotoğraf çekerek yola devam ediyor kendisi.

Patikaya girdikten sonra çok iyi bir tempoda inişimize başlıyoruz. Bu inişin coğrafyası Tahtalı Dağından Beycik'e inişe benziyor. Başlangıçta rahat gibi gözüksede sonradan bolca zigziglar çizerek çam ağaçları arasından rahat bir iniş yapıyoruz. Keyfimiz de yerimizde cünkü Adrasan ve gelidonya feneri merak ettiğimiz, Kate Clow'un kitabında bile modern hayattan dışlanmış, cep telefonlarının çalışmadığı bir parkur olarak anlatılıyor. Merakımız çok fazla o yüzden yerimizde duramıyoruz. Koşarak Musa Dağından aşağılara iniyoruz desek yeridir.


İnişimiz rahat ve tempolu. Ver elini Adrasan!!!

İşaret sorunu da yok.

Zaman zaman geniş zigzaglar çizerek iniyoruz.

Mehmet yolu mu kaybetti acaba?

Uygun adım!!! Marş!!!

Dik inişlerde zigzag çizerek iniyoruz.

Orman yolundan devam ediyoruz. 

Bu da fotoğrafçının pozu. Ne kadar emin kendinden.

İşaret yoksa babalar var.

Buralarda aşağıdan gelen sesleri duymaya başladık.

Babalar ve işaretler eşliğinde iniyoruz.

Musa Dağı inişimiz bitti sayılır. Düzlüğe çıktık. Ama daha var.

4 km.lik bu iniş zaman zaman kolay ve kısa kayalık geçişleri içerse de genellikle kolay ve yürünmesi keyifli bir parkur. Çam ağaçları gölgesinden yürümeye devam ediyoruz. Saat erken olduğundan güneş daha etkisini göstermemiş durumda ancak hava açık gibi ve fenere doğru yürürken bizi sıcak bir hava bekleyecek besbelli. Bu yüzden enerjimizi idareli kullanmak durumundayız. Altuğ zaman zaman kendi temposunu arttırarak arkasından gelen Mehmet'i fotoğraflamaya çalışırken yaklaşık 1 saat sonra 4 km.lik inişimizi aşağıdaki tarlaların olduğu bir açıklıkta tamamlıyoruz. Adrasan'a erken saatte indiğimiz için mutluyuz ancak daha sahile neredeyse 5 km.ye yakın bir yol var. Yükselti olarak inişimizin çok büyük bir kısmı tamamlandı ancak neredeyse sahile kadar düz sayılabilecek bir yükseltiden yürüyeceğiz.

Bu açıklığa çıktığımızda bir traktör yoluna iniyoruz ancak bu yoldaki yürüyüşümüz 1-2 dakika sürüyor ve yeniden çam ağaçları gölgesinde bir patikaya giriyoruz. Bu patika da çok zor ve uzun değil ancak tempo düşüren devrilmiş çam ağaçları yoğunlukta.



Yeniden çam ormanı içerisindeyiz.

Kafaya dikkat!!! Çarpacaksın Emmoğlu!!!

Kurtardık kafayı.

Yürümek emeklemekle başlar.

Şaşı bak şaşır!! Fotoğraf yamuk değil. Yol düz.

Yaklaşık 500 metrelik dik olmayan bu inişin ardından yürüyüşümüze keçilerin nezninde devam ediyoruz ve karşımıza eli tüfekli çoban çıkıyor. Burada herhalde bir domuz istilası yaşanıyor ki Yayla Kuzdere'de gördüğümüz domuz avından sonra bu çoban da elinde tüfekle olası bir domuz saldırısı için eli tetikte bekliyor. Kendisiyle kısa bir sohbet yapıyor, hatıra fotoğrafını çektiriyoruz. Kendisi nerede kaldığımızı sorduğunda yukarısının adının Çoban Yatağı olduğunu öğreniyoruz. Bize yukarıdaki az da olsa akan pınarın durumunu sorup kendisine az aktığını anlattığımızda suyun yukarıda azalmış olduğunu söylüyor. Kendisiyle vedalaşarak yolumuza devam ediyoruz.


Fotoğrafı kendi isteğimiz ile çektirdik. Zorlama yok!!

Keçiler tarafından yolumuz kesiliyor.

Oyuktan geçme zamanı.
Oyuktan geçmeye ramak kaldı.

Ramak kaldığı çok belli oluyor.

Çok değil, 5 dakikalık bir yürüyüşten sonra işaretler bizi büyük bir kayanın oyuğundan diğer tarafa geçiriyor. Bu oyuk tam sırt çantalı birinin geçebileceği genişlikte. Bu oyuktan geçtiğimizde sağ tarafımızdaki derenin dibine çıkıyoruz. Burasını bir su kaynağı olarak düşünebilirsiniz. Su tertemiz ve gürül gürül akıyor. Mehmet suyu görüp daha fazla sabredemeyen Altuğ'u beklerken, Altuğ hem ihtiyaç hem de su molası veriyor ve elini yüzünü yıkama fırsatı buluyor. Büyük kayanın oyuğundan geçtikten sonraki su molası Adrasan sahilinden önceki herhelde son doğal su ve ihtiyaç noktası çünkü buradan sonra tarla, sera ve yerleşimlerin arasından Adrasan sahiline doğru iniş yapacağız.

Dere yatağındaki bu kısa moladan çok kısa bir süre sonra dereyi sağımızda tutarak patika çam ağaçlarının arasından hafifçe yükseliyor ancak bu yol bizi dere yatağına doğru indiriyor. Dere yatağından bir keçi edasıyla kolayca geçtikten sonra tekerlek izlerinin olduğu geniş bir çayıra çıkıyoruz. Bu tekerlek izleri de bizi seralar bölgesine doğru götürüyor.


Oyuğu geçtikten sonra dere kenarında kısa bir mola zamanı.

Suyu da buz gibi. Kana kana içiyoruz.

Yeniden çam ağaçları arasından yürüyoruz.

Dere yatağından geçiyoruz ve Musa Dağı inişimiz bitiyor.

Dere yatağını geçip düzlüğe çıktık. Seralar bölgesine geliyoruz.

Adrasan'ın ilk yerleşim bölgesine çıkıyoruz. Seralar bölgesi.

Mis gibi kokan portakal ağaçları arasından yürüyüşe devam.


Yerleşim bölgesi olmasının yanı sıra, genişçe bir dere yatağı da geçeceğimiz için burada da zaman zaman işaret sorunu yaşayacağız maalesef. Ancak deniz yönüne doğru gitmemiz gerektiğini GPS işaretlerinden biliyoruz zaten. Bu yüzden rahatız. Varsın bir sokak arkadan gitmiş olalım çok da önemli değil. Seralar bölgesinde dere yatağını geçtikten sonra deniz yönüne doğru ilerlememiz gerekiyor. Burada amaç bu.

Çayırdan seralar bölgesine girdikten sonra ilk olarak çiçeklerinin muhteşem koktuğu portakal ağaçlarının arasından geçiyoruz. Tam çiçek zamanı ve hakikaten inanılmaz bir kokusu var. Portakal ağaçlarını geçtikten sonra seralar başlıyor. Köy ahalisi uyanmış. Tarla ve seralarına doğru traktörleriyle veya yürüyerek gidiyorlar. Neredeyse hepsiyle hal hatır sorarak selamlaşıyoruz. Buralarda işaret sorunumuz da yok. Özellikle telefon direklerinde görülebiliyor kırmızı-beyaz çizgiler.

Toprağın cinsi ve havasından olsa gerek Adrasan bölgesindeki seralarda genellikle biber yetiştiriliyor. Seraların arasından fotoğraf çeke çeke, konuşa konuşa, insanlarla selamlaşarak yürüyüşümüze devam ediyoruz.

Seraları geçtikten sonra dere yatağına ulaşıyoruz ve denize doğru müthiş kokan portakal bahçeleri içerisinden dere yatağına paralel yürüyoruz. GPS kayıtlarına göre hemen sağımızda kalan bu geniş dere yatağını geçmemiz gerekiyor gibi gözüküyor ancak çok çalılık olduğu, görünürde işaret olmadığı için her nedense geçmemiz gerektiğinden hemen emin olamıyoruz. Dere yatağından geçiş çeşitli yerlerde mevcut ancak çok çalı var. Sadece bir yerde önümüzden bir kadın dereden karşıya geçiyor aslında bu geçilen yerden biz de karşıya geçebilirmişiz ancak dümdüz devam ediyoruz. Bu dümdüz devam etmemizin sonunda tabii ki yol bitiyor. Resmen karşımızda kayalıklı ve tırmanması çok gereksiz ve daha önce kimsenin geçmediği aşikar belli olan yolun sonu denebilecek bir yere çıktığımızda yaklaşık 400 metre önce gördüğümüz kadının geçtiği yerden geçmiş olmamız gerekliliğini kavrıyoruz. Yaklaşık 15-20 dakikalık bu zaman kaybı ve kaosun ardından geriye dönüyor ve dere yatağından karşıya geçilebilecek en mantıklı noktadan geçmeye karar veriyoruz. Seralardan dere yatağına çıktığımızdan bu yana işaret de yok dolayısıyla bu da bizim kafamızı karıştırdı. Özetle, dere yatağına çıkar çıkmaz hemen karşıya geçmenize gerek yok, dere yatağına paralel 200-300 metre ilerledikten sonra dere yatağından geçilebilecek bir açıklıktan karşıya geçmenizi tavsiye ediyoruz çünkü bulunduğunuz konumdan görünmeyen karşıdaki yolun başlangıcı da buralarda zaten.

Bulunduğumuz noktadan gözükmüyor ancak derenin karşı tarafında işareti bile olan yol olduğunu karşıya geçtiğimizde anlayacağız maalesef. Bayağı bir çerçöpün atıldığı, çok da güzel kokmayan, neredeyse kurumuş bu geniş dere yatağından dikkatle karşıya geçiyoruz. Karşıya geçtiğimizde denize doğru giden işareti de gördüğümüz toprak yolda ilerliyoruz. Bu yol üzerindeki Karadut ağacından da nasiplenmeden geçmiyoruz tabii. Bu kadar kaostan sonra iyi geliyor. Saat 09:30 civarları ve ne olursa olsun Musa Dağından oldukça hızlı indik. Zaman kaybımızdan dolayı moralimiz bozuk değil.


Köylüler seralarına doğru gidiyorlar.

Seralar arasından yürüyüşe devam. Henüz dere yatağını geçmedik.


Seraların içi. Ufacık bir delikten sadece makinayı içeriye sokarak çekildi

Dalından dolmalık biber isteyen?

Sera içerisi alabildiğine biber.

Toprak yolun sonunda bizi sahile inen gerçek asfalt yol hemen dibindeki sarı Likya Yolu tabelası ile karşılıyor. Tabelalardaki mesafeler genelde doğru olmayabiliyor ancak burada yazan Karaöz 25 km. ve Olympos 16 km. değerlerinin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Saat 09:30 ve daha önümüzde 25 km.lik Likya Yolu'nun en yalnız ve medeniyetten uzak yolundan yürünecek uzun bir yolumuz var.

Asfalt yola çıktığımızda seralar yerini pansiyonlara bırakıyor. Adrasan'a turizmin o haşin gelişmesinden daha nasibini almamış. Böyle kalması güzel diyeceğiz ancak günümüzde sahil ve tatil beldelerinin istila edildiğini düşünürsek Adrasan'ın bu halini gören şanslı insanlardanız. Aynı zamanda ev olan irili ufaklı pansiyonları, narenciye ağaçları arasında göze batmadan kendi çapında gelişmiş bu küçük ve şirin yere tatile gelmemiz gerektiğini kafamıza yazıyoruz.


Güleryüzlü insanlara selam vermeden geçip gitmek olmaz.

Adrasan içerisine girişte tabelalar karşılıyor bizi. Yolumuz uzun.

Adrasan sahiline son 300 metre.

Molamızı verdik. Fener yürüyüşü için güç topluyoruz.


Asfalttan sahile doğru 400-500 metre kadar yürüdükten sonra, Altuğ Gelidonya'ya devam etmeden bir markette soda molası verilmesi gerektiğini belirtiyor. Oy çokluğu ile bu öneri kabul edildikten sonra karşımıza çıkan ilk markette durma kararı alıyoruz ki ileride sahili de görüğümüz bir noktadan marketin tabelasını fark ediyoruz. Sabahın erken saatinde başladığımız yürüyüşümüzün ilk uzun molasını da burada veriyoruz.

Marketin içeriğinden de belli oluyor ki Adrasan gelişmeden kendi halinde yaşayıp giden bir kasaba. Satılan tek tük ucuz deniz malzemeleri, çok geniş olmayan yiyecek içecek içeriği ile buranın gelişmediği belli oluyor zaten. Ne güzel...

Markette oturup soda, tatlı-tuzlu ihtiyacımızı karşılıyoruz. Güleryüzlü ve Adrasan'lı market sahibi ile sohbetimiz sırasında burada kendisinin bile neredeyse sezonluk olarak burayı açtığını, kışın nüfusun çok olmadığını söylüyor. Gelidonya feneri yolunun zor olduğunu ancak fenere seneler önce gittiğini söylüyor. Kitapta da yazdığı gibi zorlanacağımız ancak çok kişi tarafından yürünen bir parkurmuş burası. Çok insan tarafından yürünmüş olduğunu bilmek bile birçok bilinmeyeni "nasıl olsa yürünmüş. Biz de yürürüz bir şekilde" mantığı ile kafamızdan atmamıza yetiyor. Yol üzeri faydalı bilgileri almadan da olmaz diyerek Fener yoluna girdiğimizde karşımızda göreceğimiz tek başına duran, yazın tekne turlarının yapıldığı adanın adı Suluada olduğunu öğreniyoruz. Bu küçücük adanın civarında akdeniz fokları, ortasındaki tepede de tatlı su kaynağı varmış meğer. Bu yola olan merakımız giderek artıyor ve 15 dakikalık bu molamıza yola devam diyerek son veriyoruz. Lavaş ekmeğimiz azaldı. Dolayısıyla marketten yanımıza karbonhidrat ihtiyacımız için ekmek ve ekstra 1.5 lt. pet şişe su alıyoruz. Ekmek ve suyu çantalara yerleştirdikten sonra çantalarımızı sırtımıza alıp market sahibi ile vedalaşıp yolumuza devam ediyoruz.

Çok kısa, yani 3 daikakalık bir yürüyüşle Adrasan sahilinin yani kumsalın dibine çıkıyoruz. Sezon da açılmadığından sahil bomboş. Koskoca gezi tekneleri bile karada bakımdalar. Deniz o kadar girilesi duruyor ki zaman kaybetmeyeceğimizi, hemen kuruyacağımızı bilsek denize gireceğiz ancak önümüzde akşama kadar tamamlanması gereken 24 km. yol var. Yolumuza sahile paralel olarak güneye doğru yürüyerek devam ediyoruz. Bakımda bulunan teknelerin arasından geçip çalışanlarla selamlaştıktan sonra asfalt yol parke taşlı haline geliyor ve sahilde pansiyonlar bölgesine çıkıyoruz. Abartıları olmayan, gayet küçük ve nezih bu pansiyonlarda bir gece bile kalmak çok güzel olurdu gerçekten. Tuttuğumuzu turizm beldesi yaptığımız bu devirde buranın gelecekte işi zor olacak diyerek yola devam ediyoruz. Gelişmemiş yeri geliştirip bozmaktz üzerimize yok gerçekten.


Adrasan'ın kuzey sahilleri. Arpa Tepe karşımızda.

Bu da güney cephesi. Deniz dümdüz. Girilesi duruyor.

Daha sezon açılmamış. Tekneler bakımda. Sahile paralel yürüyoruz.

Burada denize giremediğimiz için pişman olacağız.

Arpa Tepe karşımızda. Sadece balıkçı teknelerinin motor sesi var.

Karşıdaki tepenin arkalarına geçeceğiz.

Sahilde pansiyonların olduğu caddedeyiz. 

Bu işaretten sonra sahilden içeriye doğru giriyoruz. Rakamlar doğru.

Yaklaşık 1 km.lik bu sahil yürüyüşümüzün ardından yol aynı Çıralı'da olduğu gibi içeriye giriyor. İçeriye girdiği yerde de bizi sarı renkli ikinci Likya Yolu tabelası karşılıyor. "Karaöz 23 km." doğru söze ne denir??

Sahilden içeriye doğru yürümeye devam ettikçe sağımızda çam ormanı solumuzda ise seyrekleşerek devam eden villa ve pansiyonlar eşliğinde ormana içerisine doğru hafifçe yükselerek yürüyüşümüze devam ediyoruz. Adrasan girişindeki dere geçişinin aksine işaret sorunumuz da yok burada. Görülmesi gerektiği zamanlarda işaretler karşımıza çıkıyor. Zaten Adrasan sahilinden içeriye doğru yürürken herhangi bir patikaya girmemize gerek yok. Araç yolundan yürüyüşümüze devam ediyoruz.

Sahilden içeriye girmemizden yaklaşık 1 km sonra karşımıza suyu bol bir çeşme çıkıyor. Bu yol üzerinde su sorunumuz olacağını bildiğimizden ne kadar su içersek kardır diyerek kana kana su içiyoruz. Gerek Yanartaşlarda rastladığımız turist rehberi Ahmet Abi'nin dedikleri, gerekse Market ve çobandan aldığımız bilgiler doğrultusunda Gelidonya parkuru üzerindeki son çeşme bulunduğumuz noktadan (çeşme) yaklaşık 2 km. daha ilerideki çiftlik içerisinde. Bu arada bu kapalı çiftliğin kapanmadan önce deve çiftliği olduğunu da belirtelim. Biz yine de yol üzerindeki bu çeşmede tedbirli davranıp bol su içip sularımızı tazeliyoruz.


Orman yolundan tırmanarak devam ediyoruz yürümeye.

Yolumuza 10 dak. daha devam ettikten sonra asfalt yol sona eriyor ve toprak orman yolunda daha dik bir şekilde yükselerek yürüyoruz. Yeniden doğanın şefkatli kollarındayız. Bir süre yürüdükten sonra yol ikiye ayrılıyor. İşaret ve GPS yardımı ile soldan yola devam ediyoruz. Yol boyunca yükselmeye devam ediyoruz. Durumdan memnunuz zira enerjimiz hazır yerindeyken yükselmek işimize geliyor ancak fener yolunun çok daha farklı bir parkur olduğunu, çok farklı yerlerde herbiri birbirinden bağımsız yükselişler yapacağımızı yürüdükçe anlayacağız.

Sol taraftaki yola saptıktan yaklaşık 1-1.5 km. sonra herkes tarafından yazılıp çizilen, köprüden önce son çıkış misali artık kapalı ancak çeşmesi halen kullanımdaki deve çiftliğine varıyoruz. Bu çiftlik Gelidonya Feneri yolu üzerindeki SON su noktası. Çiftlikten yukarıya doğru yürüdükçe mutlaka görebileceğiniz bir konumda bulunan gürül gürül akan bir çeşmesi var. Saat 10:30. Çiftlik girişinde bir ağaç dibinde gezgin bir çiftin burada elma yediğini görüyoruz. Kendilerine selam vererek suyun başına doğru yürüyoruz. Yeniden bolca su içip sularımızı tazeliyoruz. Kate Clow'un kitabında belirttiği üzere "remotest route", yani Likya Yolu'nda kendinizi en yalnız hissedeceğiniz, medeniyetten, insanlardan uzak bu parkurunda yürüyüşe hazırız artık. Bu noktaya varış saatimiz de gayet iyi ve oldukça mutluyuz.

Satırbaşı yaparak uyarımızı tekrarlayalım bu çiftlikteki su kaynağı fenere yürüyecekler için SON SU kaynağı. Burada mutlaka su ihtiyacınızı giderip, yedeklemenizi tavsiye ediyoruz. Zira bu noktadan fenere zor ve yorucu sayılabilecek bir yürüyüş ile yaklaşık 12-13 km. yürüyeceksiniz.


Çeşmenin bulunduğu deve çiftliğine varıyoruz.

Su çiftliğin yukarısında ve bol.

Yürüyüşe devam etme zamanı.

Çiftlik arkamızda kalıyor. Ağacın altında iki turist yemek yiyiyor.

Çıkış başlıyor. Ver elini Gelidonya Feneri!!!

Su ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra yeniden yola koyuluyoruz. Yol artık patika oldu ve kadim çam ağaçları arasından zaman zaman dikliği artarak yürüyoruz. Bu patika çiftlik çıkışında yürüyüşü rahat bir patika ancak tırmandıkça kayalık ve taşlar artacak. Anlık bir dikkatsizlikle ayak burkmamaya dikkat etmek lazım. Başlanıçtaki çıkışımız rahat olduğundan konuşa konuşa yola devam ediyoruz. Hatta telefon görüşmelerimizi de ayaküstü yapma fırsatı buluyoruz. 10-15 dakikalık yürüyüşün ardından patika giderek taşlık halini almaya başlıyor. Hatta yükseldikçe solumuzda derin bir vadinin (Boğadamı vadisi) oluşmaya başladığını görüyoruz. Tam anlamıyla uçlardayız ve ve taşların üzerindeyiz. Artık daha dikkatli yürüyoruz. Kafamızı kaldırıp yukarıya baktığımızda çıkışın ne zaman biteceği konusunda bir fikir sahibi olamıyoruz henüz. Ancak GPS'e göre kuş uçuşu yaklaşık 1 km. daha çıkacakmışız gibi gözüküyor. Her ne kadar Kate Clow'un kitabında yükselti olarak bu bölge dik gibi ancak ve yüksek gibi gözükmese de. Yürüdükçe zorluyor ve enerjimizi götürüyor.


Yükselerek yolumuza devam ediyoruz.

İşaret sorunumuz da yok. İşaret ve babalar bir arada.
Manzaranın hakkını vermeyi unutmayın. Adrasan'ın son manzaraları

Bazı yerlerde kayaların üzerinden sekiyoruz.

Hemen karşımızdaki bele çıkacağız. Çıkış yoruyor.

Çam ağaçları arasından patika kıvrılarak devam ediyor.

Gavurharman Beline son çıkış dik bir başlangıçla başlıyor.

Ara sıra bazı açıklıklara çıkıp yukarılara doğru bakıp anlamaya çalışıyoruz bu çıkış ne zaman bitecek diye. Çamların azalıp açıklığın genişlediği bir anda kuşuçuşu yaklaşık 300-400 metre ilerideki beli görüyoruz. GPS'e göre buradan geçeceğiz. Tırmanışın 200 metresini tamamladık önümüzde 200 metre daha çıkış var. Önümüzdeki bele doğru fazla dik çıkış yapmadan devam ediyoruz. Tırmanış bele doğru artacak. İlerledikçe kayaların üzerinden sekmeye başladığımız yerler başlıyor. Bu bölgelerde kaybolma riskimiz yok çünkü işaretler çok sık ve görünür durumda. Bele yaklaştık ve ileride bizi hasretle bekleyen patikayı gördüğümüz bir noktadayız. 250 metre seviyelerinde Adrasan koyunu tepeden en son gördüğümüz bir konuma geldik. Buradan güzel ve bakir Adrasan koyunu seyrediyoruz ve vakit kaybetmeden yolumuza koyuluyoruz.

Adrasan'a son bir bakış.

Dayan Mehmet az kaldı...

Tepelerin ardından Adrasan manzarasını seyrettikten sonra bele doğru son bir gayretle tırmanmaya başlıyoruz. Önce zigzaglar çizerek bolca kayalıklı bir bölgeden geçtikten sonra yeniden çevremizi görmeden çam ağaçları arasına giriyoruz. Adrasan sahilinde verdiğimiz moladan bu yana çantalarımızı çıkartarak uzun bir mola vermedik. Belin tepesine geldiğimizde mola vermeye karar veriyoruz. Adrasan tarafında kalan Kızıl Tepe ile sağımızda kalan Bozdünek (Tozburun) tepesi. Bu son çıkış oldukça dik ve her ikimizi de zorlamış durumda. Yaklaşık 15 dakikalık yavaş tempodaki bu çıkışımızın ardından saat 11:30'da patika denizden 380 metre yükseklikte Gavurharman Belinde sabitleniyor ve bele geldiğimizi ve fenerin bulunduğu yarımadanın diğer tarafına geçtiğimizi karşımıza çıkan denizin ortasında tek başına duran Suluada'dan anlıyoruz. Yukarıda belittiğimiz gibi belin geçtiği tepenin zirvesi hemen sağ tarafımızda 900 metre yüksekliğindeki Bozdünek veya Tozburun tepesi. Bu civarda yürürken çok daha tepelerde tek bir keçinin çığlık atarcasına bağırdığını duyuyoruz. Bu bağırma hayvanın bir yerlerde düşüp kaldığı, imdat türünden bir bağırış. Hiç susmuyor. Üzülüyoruz ama yapacak birşey yok maalesef. Ses hem çok yukarıdan geliyor ve burada patikadan dışarıya çıkmak tatsız sonuçlara yol açabilir. Bu keçinin yaban keçisi olma olasılığı çok yüksek zira köylülerin bu civarlara hayvan otlatmaya gelmediği yol üzerinde standart rastladığımız, ancak buralarda olmayan dışkı ve çerçöpten belli oluyor. Buralarda hiç bir yerleşim ve hareket yok. Tam anlamıyla terkedilmiş yerler. Sağ tarafımızdaki 900lük Bozdünek (Tozburun) tepesinin diğer yamacı Karaöz'e bakıyor zaten. Bu bölgenin en yüksek tepesi olan Eren Tepesi biraz daha kuzeyde kalıyor ve zirvesinde bulunduğumuz Adrasan cephesinden görünmeyen TV ve radyo vericileri de var. Haritaya bakılacak olursa biz bu yarımadanın en dibine yani en güneyine gittikten sonra Karaöz'e ulaşacağız. Belde verdiğimiz su ve dinlenme molasının ardından çam ağaçları arasından yeniden inişe geçiyoruz. Bu arada suyumuzu idareli tüketmeye özen gösteriyoruz.

Artık Adrasan tarafı ile ilişiğimiz kesildi. Bambaşka bir diyardayız. Ağaçlık, kayalık, patikaların kayaların arasından gittiği deniz seviyesinden yüksekliğimizin 100 ila 250 metre arasında değiştiği çoğu zaman dikkat gerektiren yorucu patikalardan yürüyoruz artık. Fenere daha 8-9 kilometremiz var. Yolumuz uzun. İşaret sorunu da olmayacak yol boyunca.


Gavurharman belinden inişimiz başlıyor

Suluada'yı ilk gördüğümüz nokta.

Çam ağaçları arasından iniyoruz.

Burada da devrilmiş ağaçlar yolumuza çıkıyor.

İnişimiz bitmek üzere artık kayalık bölgelere yaklaşıyoruz.

Çam ağaçları arasınan başlayan, sonlara doğru daha çok kayaların arasından ilerleyebildiğimiz yaklaşık 2 km.lik inişimiz başlıyor. 380'den 75 metrelere ineceğiz. Solumuzda deniz manzaramız ve Suluada, sağımızda Bozdünek tepesi ile çok zorlanmadan inişimizi yapıyoruz. İniş mesafesi uzun olduğundan ayak parmaklarımız ve kaslarımız zorlanmıyor. Gölgemiz azaldı, güneş tepemizde, şapkalarımızı taktık. Suluada'nın tam karşısından geçiyoruz. Oldukça küçük ve sadece bir tepeden ve uzaktan oldukça güzel görünen birkaç sahilden oluşuyor. O tepenin zirvesinde su kaynağı olduğuna inanmak çok güç. Suluada'yı sağımızda bıraktıktan sonra yürüyüşümüze alçalarak yakan güneşin altında bolca terleyerek devam ediyoruz.


Suluada tam karşımızda

Ağaçların arasından çok yalnız gözüküyor.

Böyle de yalnız gözüküyor.

Suluada. Plajı da buradan belli oluyor

Biraz daha yürüyünce Kelleci Burnu'nun üzerine geliyoruz.
Kelleci Burnunun üzerindeyiz. Patikamız kayalık.

380lik Gavurharman Belin'den yaptığımız inişin deniz seviyesine en çok yaklaştığımız (75 m.) son bölümlerde ince ve uzun Kelleci Burnu ve karşısındaki Suluada'nın masmavi deniz ve kumsallarına nazire yaparcasına masmavi denizi ile Markiz Koyu'nun tepelerinden geçiyoruz. Bitki örtüsü tamamen bodur ağaçlardan oluşan makiliğe dönmüş durumda. Yer yer adaçayı kokusu, kayaların arasından hayata tutunmaya çalışan bodur dikenli ağaçlar, çamlar arasından yürüyoruz. Bize denk gelmedi ama dalından keçiboynuzu bile yeme şansımız vardı buralarda. Aslında ağaçların duruşu burada iklimin de oldukça sert olduğunu, ağaçların sağlam fırtınalar atlattığını gösteriyor açıkça. Bu bölge sanki kendi haline terk edilmiş gibi yalnız ama halinden memnun. Artık tamamen yalnız diyarlarda yürüyoruz. Buranın çok değişik, insanın o medeniyetten ara sıra uzaklaşma isteğini körükleyip yalnızlığı çok hissettiği bir ortamı var.

İnce uzun Kelleci burnunun arkasından yolumuza devam ediyoruz. Patikanın bu bölümleri tam anlamıyla kayaların üzerinden sektiğimiz, tempomuzun çok yavaş olduğu bölümler. Biz bu türlü bir iniş yaparken fener tarafından gelen bir New York'lu ile merhabalaşıyoruz. Buralara 4. gelişiymiş. Kendini yalnız hissetmek ve sessizliği dinlemek buralara kadar kalkıp geliyormuş. Gözünde buraların ne kadar değeri var yorumu size bırakalım. New York gibi bir metropolden buralara gelmek? Hayal gibi değil mi?


Likya Yolunda bir New York'lu.

Kendisi yolu bildiğinden önündeki yolu ona tarif etmemize gerek yok. Ancak biz kendisinden daha ne kadar yolumuz kaldığını sorduğumuzda bize yolumuzun nispeten düz olduğunu, sadece fenere yaklaştığımızda dik bir çıkış yapacağımızı (Markiz Tepesi), 2-3 saatlik yolumuz olduğunu söylüyor. Daha fazla birbirimizi soğutmadan yolumuza devam ediyoruz. Zaten daha görünürlerde fener de yok. Heyacana hiç gerek yok zira GPS hesabına göre daha 7-8 km. yolumuz var.

Bu kayalıklı yol çok geçmeden biraz daha patikaya benzemeye başlıyor. Çoğu zaman pek gölgemiz yok ancak yüksek çam ağaçları arasından da geçtiğimiz oluyor. Bu bölümlerde gölge ihtiyacımızı karşılıyoruz. Susuzluğumuzu daha önümüzde yolumuz olduğundan unutmaya çalışıyoruz. Adrasan'da çıkarken yanımıza ekstra 1.5 lt. pet şişe su almıştık ancak idareli olmamız gerekiyor. Ancak görünen o ki yakın zamanda bir su molası daha vermek durumundayız.

Yol zorlu olabilir, ancak ne olursa olsun buralarda yürürken manzaranın, aşağıda kalan yalnız koyların, uçsuz bucaksız Akdeniz manzaralarını seyretmeden, tadına varmadan yolunuza devam etmeyin. Arasıra durun, Fotoğraf, video çekin. Yalnızlığın keyfine varın.

Kısa iniş ve çıkışlarla yolumuza devam ediyoruz. Fenere yaklaştıkça gölge yani çam ağaçları arasından yürüyüş süremiz de artıyor. Güneşi tepemizde gördüğümüz yerler genellikle kayalıklı ve patikanın darlaştığı geçişin sıkıntılı olabileceği bölgeler. Buralardan yürürken burkulmaya, düşmemeye dikkat ediyoruz.


Patika yeniden katalık oldu. Dikkatli yürüyoruz.

Yeniden çam ağaçları arasına giriyoruz. Yaşasın gölge!!

Doğru yoldasın. Yola devam durmak yok!!

İşaret ve babalar bir arada.

Yol kesen, devrilmiş ağaçlar yeniden yolumuzda.

İşaret ve babalar bir arada.

Yürü yürü bitmiyor yollar.

Doğru yoldayız...

Arkamızda bıraktığımız ender düz çayırlardan biri.


Çam ağaçları arasından ilerlerken çevremizi göremiyoruz doğal olarak. Ancak bizden önce yürüyenler de çevreyi göremedikleri için orman içerisinde yol gösteren babaları şekilden şekile sokmuşlar. Tek bir noktada onlarca baba görülebiliyor. Arasıra biz de eklemeler yaparak yola kendimizden birşeyler katıyoruz tabii. Buralarda aynı zamanda sağlam da fırtına oluyor besbelli çünkü devrilmiş onlarca çam ağacı var.

Çam ağaçları arasından çıktığımız bir anda ileride Frenkiçi Burnu'nu ve önümüzde de aşmamız gereken yükselti daha görüyoruz. Muhtemelen yeniden yükselerek genelde kayalık olan bu yükseltinin arka sırtlarından geçeceğiz gibi gözüküyor.

Sakin ve dikkatli bir şekilde tırmanarak yeniden orman içerisine giriyoruz. Bu tırmanuışın ardından gölgemiz de bollaşıyor. Gölge gerçekten çok gerekli çünkü fenere kadar önümüzde daha 5-6 km. var. Çam ağaçları arasından yolumuza devam ederken sırtında 20-25 lt.lik çantası ile tek başına buraları yürüyen İsveçli turiste rastlıyoruz. Sırt çantası küçük olduğundan, koşar adım yürüyor tabii. Kendisi de buralara daha önce geldiğini söylüyor. Zaten biz Türklerden başka gördüğümüz her turist buralara birkaç kez gelmişler. Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz gibi bu parkurda da ders çıkartacak çok şey var. Amerika'dan bile turist geldiği bu olağanüstü yerlerin kıymetini bilmemiz gerekiyor gerçekten.


Tırmanıyoruz. Kısa olsa bile yorabiliyor.

İşaretler kayaların üzerinde ve sık.

Frenkiçi Burnu, arkasında fener var. Ama daha gözükmüyor.

Frenkiçi Burnuna varmak için önümüzdeki tepeyi aşmalıyız.

Suluada arkamızda. Tırmanışa başladık yeniden.

İşveçli turist yol dostumuz ile anı yakalamayı ihmal etmedik...

Yürü Memedim yürü!!! Yolun çok.


Çok zaman kaybetmeden İsveçli gezgin dostumuz ile vedalaşıyoruz. Ayrılmadan önce fenere kadar yolun düz olduğunu, sadece fenere inen tepeye tırmanacağımızı belirtiyor. Aynı yorumu kendisinden de alıyoruz. Bu bölgede yürürken ciddi tırmanış ve inişler yok. Ancak yolun uzun olması ve kayalıklı bölgelerden geçilmesi sebebiyle sabırlı ve dikkatli olmak gerekiyor.

Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından çam ormanları bize çevreyi izlememize izin veriyor ve Suluada'yı yandan da görüyoruz. Önden bakıldığında tek bir tepeden oluşuyor gibi gözükse de yazın tekne turlarının da yapıldığı plajı olan ince ve uzun bir ada bu. Fener tarafına baktığımızda görünürde daha ada ve fener de yok. Karşımızdaki Frenkiçi Burnu henüz feneri görmemize izin vermiyor. Açıklık ve bolca kayalık olan bu alanda işaretler heyelandan dolayı karışmış durumda ve yanlış bir yere sapmamak için dikkatlice işaretleri arıyoruz. 5 dakikalık bir zaman kaybı yaşıyoruz ancak burası heyelan olmuş karışık bir nokta. Girip geri dönmek buralarda can sıkabilir çünkü yorgunluğumuz artıyor haliyle.


Kıyı köşe geçişler de yapmak lazım.

Suluada. Çevresinde Akdeniz foklarının gözüktüğü yazıyor kaynaklarda.

Frenkiçi Burnuna yaklaşıyoruz.

Çok fazla devrilmiş ağaç var çevrede. Fırtınalar sağlam burada anlaşılan.

Zaman zaman patikalar rahat ve yürümesi keyifli.

Baba (Almanca: steinmann) dünyası. Bizim de dikili babamız var burada

Herşey alabildiğine yürümek değil. Eğlenmek de lazım. Bunlar burada yürümekten keyif alanların eseri kesinlikle

Çok geçmeden çam ağaçları gölgesinden yeniden yola koyuluyoruz. Saat 14:00 ve fenere 4-5 km. kaldı. Bu parkurda saat ve mesafe bilgisi de vermek istiyoruz ki en azından bizden sonrakiler burayı yürümeden önce kafalarından parkurun detayları daha belirgin olsun istedik.

Çam ağaçları arasından yürüyüşümüz devam ederken karşımıza Adrasan yönüne doğru yürüyen 50-60 yaşlarında kadınlı erkekli bir İngiliz turist grubu daha çıkıyor. Dediklerine göre bu saate kadar fenerde keyif yapmışlar. Saat 14:30 civarları ve daha çok yolları olduğunu söylüyoruz. Ancak onların yüzünde geç kaldıkları yönünde en ufak bir stres yok. Gayet mutlu gözüküyorlar. Galiba bizden neden daha uzun ve rahat yaşadıkları bu küçük örnekle açıklanabiliyor. Hayatımız koşuşturmaca ve stresle geçiyor. Tüm yol boyunca gördüğümüz yabancı turist kafileleri çok rahatlar. Bu yazdıklarımız 15 dakika sonra karşılaşacağımız sıkıntılı Türk grubu ile doğrulanıyor açıkçası.

İngiliz turistlerden fenere sadece bir tırmanışımız kaldığını ve az ileride çıkışın başlayacağı haberini aldığımızda daha da mutlu oluyoruz. 15 dakikalık güzel bir temponun ardından Markiz Tepesi'ne doğru tırmanmaya başladığımızı anlıyoruz. Bulunduğumuz konumdan gözükmüyor ancak aşağıda geniş ve masmavi sularıyla Dökük Koyu bulunuyor. Tırmanmaya başladığımızda karşı yönden gelen 2 Türk turiste rastlıyoruz. Kendileri önden yola devam ederken asıl grubun arkada kaldığını söylüyorlar ve çok geçmeden 5-6 kişiden oluşan kızlı erkekli asıl gruba rastlıyoruz. Yola fenerden başlamış olmalarına ve henüz 2-3 km. yürümüş olmalarına rağmen kızlar oldukça bitkin gözüküyor. Böyle giderlerse bu grubun Adrasan'a varışları bayağı geç vakitte olacak besbelli. Çok çıkışımızın kalmadığını bize söylüyorlar ve vedalaşarak tırmanmaya devam ediyoruz.


Son tırmanışımız. Markiz tepesi sırtlarındayız.

Arkamızda bıraktıklarımız.

Yapayalnız Suluada ve karşısındaki Kelleci Burnu diğerleri...

Dökük Koyu

Markiz'in sırtından son tırmanışları yapıyoruz.

Arkamıza dönüp bakmak içimizi açıyor. Muhteşem...

Tüm burunlar bir arada. öndeki ilk kahverengi Kelleci. En arkadakinin arkası Adrasan.

Suluada'ya son bir yakın bakış.

Arkamıza son bir bakış. Çıkış bitti.

Ne yalan söyleyelim bilemeyiz ama biz de hafiften bittik.


Grubu gördükten sonra 20-25 dakika daha tırmanarak yolumuza devam ediyoruz. Çam ağaçları arasından devam eden ve sonlara doğru dikleşen zirve noktası deniz seviyesinden 390 metre olan bu çıkışı tamamladığımızda önce fenerin ucundaki 3 adayı, bir süre inip makiliği geçtikten sonra tek başına Akdeniz'in rüzgarına, fırtınasına karşı koymaya çalışan Gelidonya (Taşlıkburnu) Fenerini de göreceğiz. Çam ağaçları arasından makiliğe çıkıp arkamızda bıraktığımız muhteşem manzarayı birkaç dakikalığına seyrederken geride çok yorucu bir parkur bıraktığımızın farkına varııyoruz. Saat 15:00 ve bu noktaya kadar yaklaşık 20 km. yürümüşüz bugün. Yorgunluk yok desek yalan olur. Ancak daha yolumuz uzun. Yaklaşık 10 km. daha var Karaöz'e.

Fenere Markiz Tepesinin Ortagözlek bölgesinden Burçaklı sırtından, zeytin ağaçları arasından devam eden patika üzerinden inişe geçiyoruz. 5 dakika geçmeden fener aşağıda ufacık halde gözüküyor. Bu anı kısa bir mola ile çantalarımızı çkartmadan hemen fotoğraflıyoruz. Fener buradan bile oldukça etkileyici gözüküyor. Manzaranın ne kadar güzel olduğunu anlatmak neredeyse imkansız. Yaşamak gerekiyor.


Fenere iniş başladı. Sadece adalar (Şıldanlar) gözüküyor bu noktadan.

İnce uzun Devecitaşı Adası

Zeytin ağaçları arasından iniş.

Nerede bu fener???

Zeytin ağaçları arasından Şıldanlara (adalar) bakış için durduk.

Hemen öndeki Meşe Adası, ince uzun olan Devecitaşı

Feneri ilk gördüğümüz nokta. Muhteşem.

Çok etkileyici. Fırtınalara, yıllara meydan okuyan Gelidonya Feneri.


Fırtınalara meydan okuyan, zeytin ağaçları arasından Fenere doğru büyük bir heves ve heyecanla iniyoruz. Markiz tepesinin sırtlarınından Karaöz tarafına geçip, feneri gördüğümüzden bu yana esinti de arttı. Bu burunun yıllar boyunca gemileri yutmasını, burun geçişinin yakın tarihe kadar çok tehlikeli olduğunu bu sert esen rüzgar gayet güzel açıklıyor aslında.

Patikadan iniş rahat. Önümüzde kalan 2 km.de 390 metreden 200 metreye çevreyi, adaları, feneri ve uçsuz bucaksız Akdeniz'i seyrederek inişimizi yapacağız.

Fenere yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Manzara ve bulunduğumuz konum Likya Yolu'nun en heyecan verici parkurlarından, yaşanması gereken anlarından biri. Hergün bir anımız var, unutmak güç ama 5 günlük yürüyüşün en etkilendiğimiz anlarından birisi bu. Burası çok özel bir nokta gerçekten.


Fenere iniş başladı.

Durup durup manzarayı seyrediyoruz. İki iş bir arada olmuyor.

Fener bize, biz fenere yaklaşıyoruz.

Heyecan artıyor.

Çok etkileyici değil mi?

Fener yolunda son düzlükteyiz.

Çok çok etkileyici. Yalnız, ürpertici. Sağ aşağıda ahşap sedir görülüyor.

İşte nam-ı değer Gelidonya Feneri.


Saat 09:30'da Adrasan'dan başlayan yürüyüşümüzün yalnız ve etkileyici parkurunu 15:30 itibariyle Gelidonya Feneri'nin dibinde 6 saatte tamamlıyoruz. Kabaca, toplamda yarım saat molamız var dersek, kemiksiz olarak 5.5 saatlik bir yürüyüş demek bu. 6 saatin 2 saati Gavurharman Beli'ne çıkış, geriye kalan 4 saati bu yalnız parkuru yürümek oldu denebilir. Bu rakamlar bizden sonra yürüyecek arkadaşlar için gerçekten çok önemli.

Fenerin bulunduğu yer çok esiyor ancak ağaçların altına yapılmış yüksek ahşap bir sedire ayakkabı ve çoraplarımızı fora edip yığlıyoruz. Yaklaşık 5-10 dakika konuşmadan yatıyoruz boylu boyunca. Taa ki esen rüzgar bizi üşütene dek. 1 saat önce kan ter içerisinde yürüyen biz değilmişiz gibi polarlarımızı çantalarımızdan çıkartıyor ve üzerimize geçiriyoruz. Yarım saat geçmeden rüzgar sebebiyle aptala döndük açıkçası. Şaka gibi ama gerçek. Karaöz'e çok yolumuz kalmadığından emin olduğumuz için sularımızı da kana kana tüketiyor, sadece şişelerin dibinde her ihtimale karşı az bir miktar bırakıyoruz.


Fenerin dibindeki sedirdeyiz. Sert rüzgar var.

Herşey fora!!!


Dinlendikten sonra fener civarında fotoğraflar çekip ortalağı inceleyip eğlenmeye başlıyoruz. Buranın yıllar boyunca sualtı mezarlığı olarak kalması, esintisi ve yalnızlığı ile insanı kendisine çektiği gibi bir o kadar da ürpertiyor.

Fener ve çevresi hakkında çok fazla okuyanları sıkmadan Fener'de bulunan tabelanın üzerinde yazanları ve ekstra bir iki ilave bilgi verelim.

"Gelidonya Fenerinin inşaatına 1934'te başlanmış, 1936'da hizmete geçmiştir.1990 yılına kadar gaz ışığı ile çalıştı.
Gelidonya feneri her 3 saniyede bir çakar. 1944'den buyana Demir ailesi tarafından çalıştırılmaktadır.
Gelidonya Burnu ile önündeki adaların (Beş adalar) Likya coğrafyasında ve denizcilik tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Burası ters akıntılarından dolayı Pamfilya denizinin (Antalya Körfezi) en tehlikeli yeridir. Burnu geçmek antik dönemde çok zordu. Akıntılar sayısız gemiyi kayalara sürüklemiş ve burasını sualtı mezarlığına döndürmüştür.
1960 yılında yapılan ilk bilimsel sualtı araştırması bu sularda gerçekleştirilmiştir. George F. Bass ve ekibinin incelediği İ.Ö.15.yy'a ait bu gemi Bodrum Sualtı Müzesinde sergilenmektedir.
Gelidonya Burnu, ayrıca Kırlangıç Burnu veya Taşlık Burnu olarak da anılmaktadır"

Dünyanın en eski batığı diyebileceğimiz, yaklaşık Genç Tunç Devrinde, 3300 yıl önce batıp Amerikalı deniz bilimcisi George Bass’ın üzerinde çalıştığı, halen Bodrum Müzesinde sergilenen Fenike batığı bulunduğumuz Gelidonya Burnunda ortaya çıkartılmıştır. Kaynaklarda 20 metrelik bu Fenike yelkenlisinin Kıbrıs'tan Anadolu'ya kalay, kurşun, kristal taşıdığı, bu burunun açığında kayalara çarparak battığı yazılmaktadır. 1950 yıllarında süngerciler tarafından keşfedilen bu batık Pennsylvania Üniversitesi tarafından sağlanan bütçe ve ekip ile ortaya çıkartılmış, sadece üzerinden çıkan yükü ile değil ağırlık birimleri, ve aletleri ile batık ve gemi bilimine ışık tutmuştur. Halen burada sayısız tarihin yattığı bilinmektedir.

Ters akıntıları ile meşhur, fırtınalarda dev dalgaların oluştuğu, ilkçağda Kutsal Kayalar olarak da bilinen  adacıklar coğrafi kaynaklarda Suluada da dahil olmak üzere Beşadalar veya Şıldanlar olarak bilinir. Bu adalardan karaya yakın olan Meşe Adası, en büyük ve ince uzun olanı Devecitaşı Adası ve bu adaların daha güneydoğu açığında ufacık olarak tek başına duran Ateş Adası. Devecitaşının ilerisindeki ince uzun ufak adanın adını maalesef bilemiyoruz. Suluada'yı anlatmıştık zaten.

Son olarak, Antalya ve Teke yarımadasının en güney noktasında bulunan Gelidonya Feneri Türkiye'nin deniz seviyesinden en yüksekte bulunan feneri olma özelliğini (227 m.) taşımaktadır. Coğrafi kaynaklarda Gelidonya Burnunun bir başka adı da yardımcı Burundur. Kısacası tüm bu bölgenin adı "Yardımcı ve Şıldanlar" olarak da yazılabilmektedir.


Eğitim ve bilgilendirme şart!!!

İşte Türkiye'nin deniz seviyesinden en yüksek Taşlıkburnu feneri 

İtiraf ediyoruz Karaöz'e bu motorla gideceğiz.

Meşe adası ve Devecitaşı Adaları

Gelidonya Hatırası Part:1

Karaöz'e var mı gelen???

Gelidonya Hatırası Part:2

Eğlence bitti. Gerçeklerle yüzleşmenin zamanı. Tabanlara kuvvet...

Burada bir sarnıç da var ama suyu pek içilebilir değil. Su kükürtlü gibi kokuyor. Dolayısıyla susuzluğunuzu gidermek için Karaöz'e doğru 4-5 km. yürümek gerekiyor. Yol çok zorlu değil.

Daha fazla zaman kaybetmeden, gözümüzün içerisine bakan ve gözümüzde büyümeye başlayan, "Karaöz 8 km." sarı renkli Likya Yolu tabelası bize yürümeye devam etmemizi söylüyor. Buraya tekrar gelme temmenisi ile saat 16:10 gibi buradan yola çıkıyoruz. Şayet 1 saat daha durursak rüzgardan hasta olmamız işten bile değil.

Geldiğimiz yolun aksine (ne zaman kayalık ve zorlu olacağını da attığımız her adımda düşünerek) burası çam ağaçları arasından ilerleyen o kadar rahat bir patika ki arkamızda bıraktığımız Adrasan parkuru ile alakası bile yok. Yaklaşık 2 km. çam ağaçları arasından yürüyüşümüze manzarayı göremeden 20 dakika kadar devam ediyoruz ve Gelidonya Feneri tabelası ve Karaöz 6 km. Likya Yolu tabelasına varıyoruz. Tempomuz gayet iyi ve yol böyleyse saat 18:00 civarlarında Karaöz'de olacağız gibi gözüküyor.


Karaöz'e yürüyüş başladı.

Çam ağaçları arasından iniyoruz. Daha manzaramız yok.

Buradaki yol diğer yürüdüğümüz yoldan çok daha farklı.

Daha yarım saat olmadı 2 km yürüdük. Tempomuz güzel.

Likya Yolu tabelasının kaşısındaki fener tabelası. İsteseniz de yolu şaşıramazsınız.

Solumuzdaki muhteşem manzararayı yeniden görmemiz 6 km. tabelasından sonra oluyor. Sağımızdaki çam ağaçları manzararaya izin vermeye başlıyor yavaş yavaş. İnce uzun Dikice Burnu'nun tepelerinden pek de manzarayı seyredemeden yolumuza devam ediyoruz . Manzaranin ilk açıldığı noktada arkasının Korasan Koyu olduğu Ada Tepe burnunu görüyoruz. GPS'e göre Karaöz bu burun arkasında. Haliyle gözükmüyor tabii. 5 dakikalık bir yürüyüşten sonra manzaramız iyice açılıyor. Arkamızda bıraktığımız yol ve koylara baktığımızda Dikice Burnunu da görebiliyoruz artık. Birkaç yer haricinde bu bölgelerde pek kumsal gözükmüyor. Genel olarak kayalıklı ve denize girilmesinin zor olduğu bölgeler gibi duruyor yukarıdan. Ancak Akdeniz'in o masmavi suları bizi büyülüyor. Kırmızı renkli kayaları çevreleyen masmavi suları seyredip yürürken hayallere dalıyoruz adeta. Yol da çok zor olmadığı ve orman yoluna çıktığımız için yorgunluğumuzu da unutmuş vaziyetteyiz.


Adatepe ve burnu. Karaöz arkasında kaldı.

Güzel bir tempo ile Karaöz'e yaklaşıyoruz adım adım. 

Mesafe azalıp, hedefe yaklaştıkça keyfimiz yerine geliyor.

İnce uzun dikice burnu hemen arkamızda kaldı.

Turkuaz renkli Akdeniz.

Buna da 5. gün yol hatırası diyelim

Aşağıda görebildiğimiz az kumsaldan biri. Deniz ne kadar çekici duruyor.

İyi kayıt edin. Bu cephede fenerden 4 km. (sonrası veya öncesi) son su kaynağı. Amma su içtik burada.


Gelidonya Fenerinden yola çıktıktan yaklaşık 4 km. sonra karşımıza çeşme çıkıyor. İşte susuzluğumuzu gidermek için tam zamanı diyerek kana kana suyu içiyoruz. Korsan Koyu tabelasına gelmeden (veya Karaöz'den fenere gidecekler için Korsan Koyu tabelasından 1 km. sonra son SU kaynağı diyebiliriz) 1 km. kadar önce bu suyu kana kana midelere indiriyoruz. Yürüyüş yolu da orman yolundan olunca keyfimiz yerimizde geliyor. Artık patikalara girmek istemiyoruz açıkçası.

10 dakika sonra Korsan Koyu tabelasının olduğu bir yol ayrımı karşımıza çıkıyor. Aslında bu yol ayrımından hangisinden gidersek gidelim Karaöz'e çıkarız ancak Likya Yolu geleneği olarak sahillere inip tarihi kalıntıları da görmemiz gerekiyor. Bu ayrımda bir işaret gözükmüyor. 2-3 dakikalığına da olsa araç yolundan devam ediyoruz ancak işaret göremediğimizi anlayıp yol ayrımına geri dönüyoruz. Kısa bir tereddüt yaşasak da sahile doğru inmeye karar veriyoruz ve doğru bir tercih yaptığımızı Korsan Koyu levhasından saptıktan 200-300 metre sonra denize doğru yürüyünce anlıyoruz. İşaretler karşımızda. Yeniden yerleşim yerine yaklaştık anlamına geliyor bu. Çünkü işaretler seyrekleşiyor.


Korsan Koyuna sapmamız gerekiyor. Mehmet yanlış yolda!!!!

Söylenenlere göre burada daha kazı yapılmamış. Kimbilir neler çıkar?? 


Denize yaklaştığımızda burada da tarihi kalıntılar görüyoruz. Yunan mitolojisi bilenlerin de aşina olacağı bir isme sahip olan, antik zamanlardaki adı Melanippe olan bu antik şehrin Hellenistik döneme ait olduğu söylense de çok fazla bilinen detayı yok. Zaten burada yapılmış bir kazı da gözümüze çarpmıyor. Herşey toprak altında anlaşılan.

Kalıntıları geçer geçmez masmavi muhteşem bir taşlık bir koya çıkıyoruz. Burada yüzmek ömür uzatır adeta. İnanlımaz dingin. Haritadan bakılırsa denize girmenin çok keyifli olacağı bu taşlık bölgenin çok ilginç ufacık bir girinti olduğunu görülecektir. Tek tük çevreye dağılmış gruplar mangal yakıp burada gecelemeye hazırlanıyorlar.

Korsan koyunda denize girmeyi çok istiyoruz ancak yorgunluğumuz artmış durumda ve bir an önce Karaöz'e varıp, çadır kuracağımız bir yer, hatta zaman kalırsa orada denize girmek istiyoruz. Denize girme hakkımızı burada kullanmamız gerektiğini Karaöz'e vardığımızda anlayacağız maalesef. Burada denize girmediğimiz içimizde kalmadı desek yalan olur.


Karşınızda Korsan Koyu!!!

Korsan koyunda doğan bir iskele. Beton yok.

Karşımızda Karaöz!!!!!!

Ufacık bir kasaba Karaöz.

Sağdaki yamaçlardan karaöz'e yürüyeceğiz. Yollar zorlu değil.

Korsan Koyunu arkamızda bırakıp orman yoluna patikadan yürüyoruz.


Korsan Koyundan yolumuza devam ederek yeniden patikaya girip koydan ayrıldığımızda Karaöz karşıdan bizi selamlıyor. Yol düzgün olduğu takdirde en fazla 1 saatimiz var. Patikaya girdiğimizde geceyi bekleyen, Karaöz'ü karşıdan gören süper bir manzarada envai çeşit ithal içkilerini piknik masalarına dizmiş, ateşlerini yakıp, çadırlarını kurmaya çalışan 40-50 yaşlarında son birkaç senedir hep bu zamanlarda buraya gelen bir grup ile selamlaşıyoruz. Her ne kadar davet almış olsak ve oturup bir iki şey içmediğimiz için içimiz gitsede de teşekkür ederek, kendimizi olay yerinden hızla uzaklaştırıyoruz. Acele kötü şey. Hem de çok kötü bir şey.

Karaöz'e varmak için tempomuzu arttırıyoruz. Bu noktalarda 30. km.yi geçiyoruz ve bugünlük bu kadar yeter artık diyoruz. 500 metrelik zor olmayan bir patikadan tekrar orman yoluna çıkıyoruz. Aslında bu patika bizim Korsan koyuna girmeden önce işaretin olmadığı orman yolu ayrımı ile birleşiyor. Bu yol üzerinde de 1-2 yerde su kaynağı görüyoruz. Son bir tempo ile orman yolundan 3 km. daha yürüyerek Karaöz'e giriş yapıyoruz nihayet. Musa Dağından başlayan 33 km.lik yürüyüşümüz Karaöz'de hedeflediğimiz gibi saat 18:00'de son buluyor. Bir gün önce kısa yürümüş olmasının acısını çıkartmış olduk böylece.


Bu da Karaöz girişi veya çıkışındaki (yürüyüş yönünüze bağlı) başka bir su kaynağı.

Karaöz sahili. Çok geçmeden karşıdaki dalgakıranın dibinden denize girip mavi brandalı Öz Likya Restoranında oturacağız.

Karaöz'e iniyoruz.

Bu da Karaöz'deki Likya Yolu tabelası.

Karaöz sahili. O kadar güzel plajlar geçtik burada gireceğiz denize. Şanssız biz...


Karaköz kumsalı oldukça karışmış ve taşlık. Karaöz'de denize girmeyi hayal ederken işimiz bayağı zor gibi gözüküyor. O kadar güzel kumsalları, masmavi suları geç taşlıkta denize girmek sefamız olsun???

Karaöz küçük ve turizm patlamasından nasibini almamış ufak sayılabilecek bir koy. Yakınındaki Mavikent ve Kumluca seracılık üzerine yoğunlaşıp turizm ile alakası olmadığından Karaöz Gelidonya Burnu ve Mavikent arasında sıkışıp kalmış şirin bir kasaba diyebiliriz.

Karaöz'e varmış olmak bizi bir başka açıdan da mutlu ediyor ki bunun sebebi artık güneye inişimiz tamamlandı. Bundan sonra batıya doğru, yani Kaş'a doğru yürüyoruz. bir bakıma geri sayım başladı. Bu akşam yürüyüş programımızı gözden geçireceğiz çünkü sınırsız ve limitsiz senelik izinimiz dolayısıyla 9. gün Kaş'ta olmamız gerekiyor.

Denize girecek olmamızın ve küçük Karaöz kasabasının verdiği mutlulukla bu akşam eğer varsa balık restoranında akşam yemeğimizi yiyelim diyoruz buna oy çokluğu ile karar verdik. Bizde herşey demokrasi ve çoğunluk kararı üzerine kurulu. Çünkü nüfus 2.

Kahverengi renkli, pek Akdeniz'in tarzı beyaz kumsallarına benzemeyen kahverengi renkli Karaöz kumsalından geçerek hemen sahildeki Öz Likya Restoran'ın bahçesine giriyor, çantalarımızı çıkartıyoruz. Bugün Öz Likya Restoran'ın bahçesinde bitti böylece. Denize girmeden nerede çadır kuracağımızı restoran sahibine soruyoruz. Hatta bu geceyi varsa hesaplı bir pansiyonda bile geçirebileceğimize karar veriyoruz. Yıkanıp, rahat yataklarda yatmak, akşam güzel bir balık sofrasında karın doyurmak kesinlikle çok iyi gelecek. Restoran sahibi bize hemen 3 ev arkada bir pansiyon olduğunu söylüyor. Kendisi sağolsun bizim için konuşacak.

Akşam yemeğimizi burada yemeğe karar veriyoruz. Hatta denize de çantalarımızı burada bırakıp gireceğiz. Hemen. Restoran sahibine merhaba diyor, denize girip eşyalarımızı bahçede bırakacağımızı söylüyoruz ve hemen denize koşuyoruz. Ancak ne bahtsızlıktır ki!! Birkaç gün önce yağan yağmur sebebiyle deniz ve kumsal karışmış. Taşlardan denize girip, derinleşene kadar yürümek neredeyse imkansız ama biz zoru başarmak için ısrarla suyun derinleşmesi için ileriye doğru yürüyoruz ama nafile çabalar. Kıyıdan 60-70 metre uzaklaştık ama deniz belimize bile gelmiyor. Kleopatra'nın plajlarında yüzdüğü, medeniyetlerin kumsallarını anlata anlata bitiremediği, koskoca Akdeniz'in en taşlık, dibi kahverengi yosun, yürünmesi neredeyse imkansız bir noktasında acılar içerisinde belimize kadar gelmeyen bir noktada kulaç atmaya çalışıyoruz. Denizden o kadar açıldık ki geri dönüşümüz taşlardan dolayı bayağı bir zaman alacak.

Ne olursa olsun deniz çok iyi geldi. Bol bol çitiledik kendimizi. Şu fani ve bahtsız bedenler su gördü günler sonra. Acılar içerisinde girişimizin bir o kadar da acılar içerisinde çıkışı oluyor. Hemen kendimizi batmak üzere olan güneşin son olarak ısıttığı Öz Likya Yolu Restoran'ın bahçesindeki en köşesine atıyoruz. Bu kadar yürüyüş ve cefadan sonra bir birayı paylaşmaya karar veriyoruz. Altuğ içeriden bir bira alıyor ve güneşin son enerjisi içimize dolarken 5. gün keyfimizi Karaöz'de yapıyoruz. Cefamız ne olursa olsun paha biçilemez bir an yaşıyoruz şu anda.


Hava kararıyor. Dalgalardan suyun ne kadar sığ olduğu belli yoluyor sanıyoruz.

Karaöz yamaçları. Tepedeki vericiler yaklaşık 1000 metrelik Eren Tepe'de


Biralarımızı içerken akşam burada yemek hatta varsa balık yemeğe karar verdiğimiz için balıktan anlayan Altığ içeriye balık çeşitlerini sormaya gidiyor. Çiftlik tipi balıkları şartsız eliyor, buraların vazgeçilmezi ve hesaplısı Sokar balığı yemeğe karar veriyoruz. Tabii akşam yemeğinde.

restoran sahibi pansiyonun ayarlandığını, ev sahibinin bizi beklediğini söylüyor. Balıklarımızı da ayırttıktan sonra çantalarımızı sırtımıza alarak pansiyona doğru yürüyoruz. Tam kalkarken Mavikent tarafından gelen iki Türk turiste rastlıyoruz. Kendileri kumsalın ilerisine çadır kurmak istediklerini belirtiyor. Gelidonya hakkında bilgi isterlerse akşam restoranda olacağımızı, oraya gelirlerse konuşabileceğimizi söylüyoruz.

Öğretmen emeklisi bir çiftin işlettiği Öz Likya Pansiyon ev gibi. Aynı zamanda burası konuşkan ve güleryüzlü çiftin evleri aslında. Birsen Hanım bizi akrabası olduğu restoranda gördüğünü, hatta yukarıda odamızı hazırladığını söylüyor. Ayakkabılarımızı dışarıda çıkartıyoruz. Batonlarımızı bırakıp yukarıya odamıza çıkıyoruz. Sıcak duş, tertemiz yataklar. Hayal gibi ama gerçek. Yukarıya çıkarken bir çırpıda kendimizi tanıtıyoruz. Odaya girip havalandırılması ve yıkanması gereken eşyalarımızı çıkartıyoruz ve daha önemlisi banyo zamanı. Keyfimize diyecek yok. Önce Mehmet duşa giriyor. Duşta bayağı bir keyifli besbelli. Sıra Altuğ'a geliyor. Her ikimiz de banyoda hem çamaşırlarımızı (çorap, t-shirt vs.) yıkıyor, hem de kendimizi yıkıyoruz.

Odalar tertemiz. Havlular temtemiz. Gerçekten çok özenilmiş ve herkese bu kafa dinlenecek koyda burayı tavsiye ediyoruz. Altuğ banyodayken, oda kapısı çalıyor, kapıyı Mehmet açıyor. Altuğ konuşmalardan ne olduğunu anlamıyor ama çıktığında hayatında tadını asla unutamayacağı bir sürprizle karşılaşacak. Türk kahvesi. Kahve normal bir türk kahvesi ama bu yorgunluğun üzerine -hele kahve tiryakisiyseniz- değil 40 yıl 100 yıl hatırı oluyor bir kahvenin. Mehmet'in kafein ile barışık olmadığı için Altuğ duble türk kahvesini afiyetle yudumluyor. Şekerli ama olsun. İlaç gibi geldi. Yanında da ev baklavası... Tarifsiz.


Bu kahvelerin 100 yıldan fazla hatırı var.

Birinin köpüğümü kaçmış ne???

Keyife bak!!!!

İşte Öz Likya Restoran. Akşam buradayız. Bekleriz.


Elbiseleri balkona asıp hemen yemeğe gitmek istiyoruz. Karnımız çok aç. Akşam yemeği için koştura koştura restoranın yolunu tutuyoruz. Üzerimizde polarlarımız var ama akşam serin olduğu için içeride bir masaya yerleşiyoruz. 

Balıklara son bir ilave daha yaparak (adını sanını bilemediğimiz 1-2 çeşit daha ekledi sağolsun) beklemeye başlıyoruz. Yanında birer bira ve taze mezelerden (soslu ve yoğurtlu patlıcan, tulum peynir, salata) ilave ekleterek yağda tam kararında pişmiş Sokar balıklarını afiyetle mideye indiriyoruz. Keyfimiz yerimizde. Uygun sayılabilecek bir hesap da verdiğimizde daha da mutlu mesut oluyoruz. Ne olursa olsun bazı anların gerçekten parasal olarak değeri yok. Dostluklarımız yaşadığımız her anda daha da büyüyor. Ne güzel.


Balıkları beklerken mezeleri tırtıklıyoruz. Çok açız.

Balıklar sofrada. Buranın müdavimi Sokar balıkları.

Bu da 5. günün akşam yemeği hatırası olsun. 


Geçen sene Kaş'ta tanıştığımız Sokar Balıkları...


Bu arada haritaya baktığımızda 9. yürüyüş günümüzde Kaş'a varabilmek için Finike-Demre-Çayağız parkurunu 2013'e bırakmak zorunda kaldığımızı anlıyoruz. Ya Kekova'yı yürümeyeceğiz ya da Finike parkurunu yürümeyeceğiz. Yarın Finike'ye ulaştıktan sonra Çayağız'a minibüs ve taksi ile geçerek Finike-Demre-Çayağız parkurlarını bypass ederek 7. günümüze Çayağız'dan başlamayı planladık maalsef. 6. yürüyüş günümüzde hedef Karaöz-Mavikent ve Finike. Yarın yapacağımız yürüyüş 2011'de yaptığımız Kınık ve Kumluova gibi yerleşim bölgelerinden olacak. Finike-Demre-Çayağız arasını 2013'e bırakmak zorunda kaldığımız için keyfimiz kaçmıyor değil ama yapacak birşey yok maalesef.

Akşam karşılaştığımız 2 kişilik, Gezenbilir web sitesinden birbirini bulmuş arkadaşlar geliyor. Onlara yol hakkında bilgiler veriyoruz ama ayakları yürümekten fena su toplamış her ikisinin de özellikle biri buradan minibüsle Adrasan'a geçmeyi planlıyor.  
  
Pansiyona harap ve bitap halde saat 22:00 gibi dönüyoruz. Birsen Hanım sağolsun kahvaltı için ısrarcı oluyor ve saat 07:30 gibi kahvaltı edebileceğimizi söylüyoruz. Evde gibi hissediyoruz kendimizi. Birsen Hanım ve Ramazan Bey'e iyi geceler diyerek odamıza çıkıp, derin ve keyfi paha biçilemez bir uykuya dalıyoruz.

Dün dağın tepesinde bugün tertemiz Öz Likya pansiyonda. Birlikte bir aktivite yapıyor olmaktan çok mutluyuz. Aslında anı paylaştığımız için mutluyuz...