a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

30 Mayıs 2011 Pazartesi


AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
4.GÜN PARKUR DETAYLARI:
Başlangıç: 08:40
Bitiş: 19:50 (verilen tüm molalar dahildir)
Toplam mesafe: 30 km.
Su: Bu parkur yerleşim yerlerinden geçtiğinden  sularınızı tazelemek için çok fırsatınız olacak. Hatta bakkal ve marketlerden soda, tatlı-tuzlu, ekmek gibi ihtiyaçlar da karşılanabilir. Çavdır'dan sonra patikaya gireceğiniz için sularınız tamam olmalı. Çayköy'e kadar çeşme yok. Çayköy-Üzümlü arasında antik su kanalları ve dere yataklarından yürüyeceğiniz için sularınızı tazelemek için fırsatınız olacaktır. Çayköy-Üzümlü arasında antik Roma köprüsünü geçtikten sonra İnsuyu'nda su molası verilmeli. Bir önceki parkurda da belirttiğimiz gibi Özlen Çayı'nı geçtikten sonra yemek, içmek gibi derdiniz yok. Her yer yerleşim ve sera.
Yemek: Yerleşimlerden geçtiğiniz için yemek sorununuz yok. Kumluova ve Kınık'ta restoranlarda yemek yenilebilir. Sera bölgesi olduğu için seracılardan domates-biber alabilirsiniz. Yardımcı oluyorlar. Çavdır'da bakkal var. Ancak Çayköy birkaç evin olduğu bir köy. Yemek şansınız olmayabilir. Üzümlü'de aşağıda resimlerden de görüleceği üzere köy meydanında pide ve alabalık yapan çok güzel bir restoran var. Rıza Usta'da (+90-531-781 47 84) yemek yemeden ayrılmayın. Yemek konusunda Gazkesmez Kamping de 2016'dan başlayarak hizmet vermeye başladı (Erdal Keçe-+90-532-344 17 91).
Konaklama: Antik bölgeler (Letoon ve Xanthos) yerleşimler içerisinde kaldığından konaklama buralarda son zamanlarda açılan yerel pansiyon ve otel türü işletmelerde yapılabilir. Letoon ve Xanthos'u sindirerek gezecekseniz yarım gününüzü ayırmanız gerekiyor. Çavdır ve Çayköy'ü de geçtiğinizde Üzümlü'de köy muhtarlığının misafirhanesinde veya restoran'ın üst katında yerleri kirletmeden matınızın üzerinde yatabilirsiniz. Restorana bağlı olan üst kat son dönemlerde kahve olarak kullanılmaya başladıysa da burayı kiralama yolu ile işleten restoran ve kahve sahibi Rıza Usta (+90-531-781 47 84) yardımcı olabilir.
Ayrıca Üzümlü'de son yıllarda yerel işletme ve küçük pansiyonlar da açılmaya başladı. Bunlardan birisi de Lapaz Esintisi (Metin Önder-+90-538 851 50 59). Gerek pansiyon tipi konaklama ve çadır konaklama imkanı mümkün. Köy merkezindeki camiye yaklaşık 350 m. mesafede. Likya işaretlerinden fazlaca çıkmanıza gerek kalmadan köyden de sorup ulaşabilirsiniz. Bu arada Metin Bey'in pansiyonu Ekim-Haziran arası işlettiğini hatırlatalım.
Ayrıca Gazkesmez Kamping 2016'dan başlayarak yemek ve kamp hizmeti veriyor (Erdal Keçe-+90-532-344 17 91). Caminin biraz aşağısında. İşaretler işletmenin önünden geçmiyor.
Parkur Zorluğu: Parkur Xanthos'a kadar düz devam ediyor. Xanthos'tan sonra tırmanış yeniden başlıyor ve sera biberciliği ile meşhur Çavdır'a kadar asfalttan yürüyorsunuz. Çavdır'dan sonra patikaya giriyorsunuz. Çayköy'e kadar parkur zor değil. Çayköy-Üzümlü arasında fazlaca tırmanış var. hatta yolun çoğunda antik su kemerleri üzerinde yürüyorsunuz. Buralarda dikkat etmeniz gereken yerler var. Üzümlü'ye varmadan oldukça yüksek tepelerden geçiyorsunuz. Yorgunluk ve beraberinde gelen yorgunluk başınıza dert olabilir. Genel olarak kolay ve zaman zaman orta zorlukta bir parkur.
Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resimin üzerine tıklayınız.


HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE.  (altugsenel@gmail.com)

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sabah erkenden uyanıyoruz. Birgün önce acı çeken yorgun vücutlar deniz sesi ve temiz hava sayesinde tekrar kendine gelmiş gözüküyor. Mehmet'in ilk iki gün yolun başındaki ayak ağrıları artık yok. Moralimizi bozan tek şey kurumayan ayakkabı ve eşyalar...

Çadırın dışında mis gibi deniz havası, göz alabildiğine kumsal ve gerinerek sabah sporu yapıp gelen geçen her cisme havlayan, bir gecede kaynaştığımız isimsiz köpeğimiz.

Tüm ıslaklığımıza rağmen hızlıca toplarlanıp, kahvaltıyı Kumluova civarlarında yapmak üzere yürüyüşümüze başlıyoruz. Bugün hedefimiz Xanthos'u geçip Akbel'e yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşmak. Ancak Akbel'e inmeyi düşünmüyoruz zira tepedeki bir köyde konaklamak daha huzurlu.

Sahile paralel asfalt yoldan kırmızı-beyaz işareti görüyoruz. Ancak işaretin devamı gelmiyor. Bir gariplik olduğunu 300-400 metre yürüdükten sonra anlıyoruz. GPS'e göre doğru yöndeyiz ancak bir gariplik var zira mümkün olmadıkça Kate Clow asfalttan yürütmeyi tercih etmiyor. Dağ başında olmadığımız için adres sorma gibi bir sıkıntımız yok. Yolumuzun üzerindeki ilk eve adresi soruyoruz.

Yola çıktık

Buralarda insanların Likya Yolunu bilmemeleri gibi bir durum söz konusu değil. Daha sorar sormaz hayırsever bir vatandaş geriye dönmemizi söylüyor zira yürümemiz gereken yol asfalta paralelmiş. Çok yakında olduğu için GPS'ten anlamak da güç. 100 metre kadar geriye yürüdükten sonra parkura ulaşmamız için bize ara yolu tarif eden arkadaşa teşekkür ettikten sonra çalılıkların arasına giriyoruz.

Günlerdir aralıklarla yağan yağmur deniz seviyesinde olan ve bataklık bir yapıya sahip bu kocaman ovayı bir labirent haline getirmiş. Her yer geniş ve derin  su birikintileri ile dolmuş. Ayakkabılar çok kurumadı ancak tekrar ıslatmak istemediğimizden nispeten kuru yerlerden seke seke kendimizi okaliptüs ağaçları arasından sulara batmadan yürümemiz gereken yola atıyoruz. Bu yol diğeri gibi aynı yönde ancak toprak. Bataklık yer olduğu için işaret görmek zor ancak çok 1 kere görmek bile mutlu ediyor bizi. Orman yoluna çıkmak için kuru bir yol ararken hemen önümüzde su birikintilerinin üzerinde uçmayı yeni öğrenen leylek yavrularını durup seyretmeyi de ihmal etmiyoruz.

Aslında asfalt yolun da bu yol ile birkaç kilometre sonra birleştiğini yolu bize tarif eden arkadaşın söylemesine rağmen Likya Yoluna bağlı kalma sözümüzden dolayı kabul etmeyip yürümemiz gereken yoldan yürümek mutluluk veriyor. Yol antik yolmudur bilinmez ama Kate Clow rotasına ve işaretlere büyük bir aksilik olmadıkça sonuna kadar bağlıyız.

Bugün çadır sırası Altuğ'da ve halen tüketilememiş yemeklerle birlikte ilk günkü o çekilmez ağırlığına geri dönüyor. Kafaya takmamaya çalışıp dümdüz yolda temposunu tutturmuş yoluna devam ederken arkadan gelen Mehmet çantasını rahatlatmanının verdiği mutlulukla, yürürken yüzünü yolun her iki tarafındaki okaliptüs ağaçlarının ıslak yapraklarının arasına sokuyor ve yüzüne gelen suyu içerek kendince oyunlar oynayarak geriden geliyor. İnsanın yüzünde kalan hoş kokulu serinlik, insanı alıp başka yer ve boyutlara taşıyor adeta. Bu devirde biraz temenni gibi olacak ama doğa sevgisi bir anne ve babanın çocuğuna bırakabileceği en güzel miras herhalde...

6 km sonra sahile paralel orman yolu bitiyor ve kısa süreli bir su molasının ardından mıcırlı bir araç yolundan kuzeye doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 4-5 km. seraları arasından ilerleyeceğiz. Hatta yolumuzun üzerinde Letoon da var.  Xanthos'a kadar yol asfalt ve düz. O yüzden zaten yürümeye alışan vücutlarımızın bizi iyi bir tempo ile bugün Akbel'e yaklaştıracağını düşünüyoruz. Kilometreler geçtikçe tempomuzu düzene oturtuyor, keyfimizi yerine getiriyoruz.

Mehmet annesinden aldığı talimatla!!! geçtiğimiz yerlerde dut ağacı arıyor. Hatta bu narenciye cennetinde 1-2 limon ağacına dalmayı da ihmal etmiyor. ekşi ekşi yürüyüş sırasında pek iyi geliyor limon. Mehmet'in dut hayali fazla uzun sürmüyor ve Sevim Teyze'nin hayalleri gerçek oluyor sonunda. Bir dut ağacı!!!. Mehmet dut ağacına görevi tamamlamanın verdiği bir mutlulukla çılgınlar gibi saldırırken bu ağaç adeta daha ileridekilerin de habercisi oluyor.  Bu bölge eğer mevsiminde geçerseniz (seralarda zaten mevsim yok) meyva-sebze cenneti. parayla, izinle de olsa yemeden ve tatmadan yola devam etmeyin diyoruz. Mehmet dut ile boğuşurken Altuğ'da çevrede seralardan birini gözüne kestirmeye çalışıyor. Daha doğrusu muhabbet edip kendini seraya davet ettirmeye kararlı. Sabah saati olduğundan tüm seracılar iş başında ve kasa kasa domatesleri kamyona yüklüyorlar. Altuğ'un günün şanslı seracısını bulması hiç uzun sürmüyor ve konuşmaya başlamadan seraya davet ediliyor bile!!! Artık doğa ile bütünleştiğimiz için utanmak, çekinmek yok. Karnımız ne şekilde doyarsa doysun. Yeter ki doysun ama.

Seracılar domatesleri toplamış. Arabalar yola çıkmaya hazır

Altuğ kasalarla kamyona yüklenen domateslere girişmek üzereyken, onlara dokunmamamızı, içeriye girip dalından kopararak yememizi söyleyen seracıya daha bir minnet duyuyor. Mehmet'in dut operasyonu bitmiş ve Altuğ'un peşinden içeriye giriyor. Ne kadar domates yediğimizi hatırlamıyoruz ama çıkarkan cebimizde bile domates olduğunu biliyorum. Bugünkü sevkiyattakiler daha kızarmamış çünkü  yolları uzun. Rusya'ya gidiyorlarmış. Yolda kızaracaklar besbelli. Bu bölgeden yürürken parasıyla da olsa domates yemeden geçmeyin. Susuzluğu alıyor ve ne olursa olsun inanılmaz lezzetli geliyor.

Domateslere saldırma vakti

Bu arada kısa bir genel bilgi vererek biz zavallı!!! şehir insanının nasıl kazık yediğini bahsetmeden de geçmeyelim istiyoruz. Domates birkisi serada yaklaşık 2-2.5 metreye ulaşıyor. Bu domatesler bizim marketlerde gördüğümüz, kışın satılan o resim gibi domatesler. Toprağa hormon atılmıyor (yasakmış), bu hormonlama işlemi özel arılarla yapılıyor. şimdi daha vahim durumu anlatayım. Bizim şu herşeyin 4-5 katına satıldığı organik pazarlarda satılan domatesler de aynı bitkinin ürünü. Yanlız toplandığı yer domatesin toprağa değen bölümü. Domates toprağa değince şekli yamuluyor ve bize organik pazarlarda satılan şekilsiz hallerine bürünüyor. Bunu biz kafadan atmıyoruz. Seracının bize direk olarak söylediğini yazıyoruz. hatta adam kendisi örneklerle anlatmaya devam ediyor biz şuursuzca domatesleri yiyip susuzluğumuzu gidermeye çalışırken. Şekilsiz domatesleri ayırıp ayrı kasalarda gönderiyorlarmış. Onlar için farketmiyor. Halcilerden gelen talep böyle. Zira seradan çıkan domatesin kilo fiyatı sabit. 30-40 kuruş. Düzgünü, yamuğu fark etmiyor onlar için.

Letoon'a vermak üzereyiz


Seracıların ömürlerini dualarımızla uzattıktan sonra yürümeye devam ediyoruz.  1 km. geçmeden bu sefer sıra bir bakkala geliyor. Bakkal konsepti aradığınızı bulamayacağınız cinsten. İsmi bilinmeyen bisküviler, çikolatalar, deterjanlar reyonu süslüyor. Bakkalda oturduğumuz süre içerisinde konseptin serada çalışan işçilere hitap ettiğini görüyoruz. Amaç belli; satılan ürün ucuz olmalı ve işi görmeli.

Biz soda ve gazoz için durduk. Durmuşken reyonda tanıdık tek ürün Çizi ve 9kat tat gofret yerken, bakkalla da yaklaşan milletvekili seçimlerini ve seracının zorlukları üzerine sohbet ediyoruz. Buradaki politika sohbetleri şehirdekinden çok daha naif. Zira eksen burada ağırlıklı olarak ekmek kavgası, domates fiyatları, seracılık, tüccarla yaşanan sıkıntılar gibi maddesi daha az ve sabit konular üzerinden dönüyor.

Kişi başı 2şer gazoz ve soda içip telefonlarımızı biraz şarj ettikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Moraller zirve, yürüyüş tempomuz dip yapmış durumda.

Bakkaldan ayrıldıktan 500 metre sonra Letoon antik şehri karşımıza çıkıyor. Bugüne kadar gördüklerimizin en heybetlisi. Tam bir yerleşim görüntüsü var. Antik şehre şöyle bakıp hayallere daldıkça 3000 sene öncesine gidiyor insan. Bambaşka kıyafetler içerisinde, belki bugünkünden çok daha farklı bir amaç için koşuşturan insanlar, çocuk sesleri, farklı bir dil...

Kısa bir yürüyüşten sonra şehrin girişine varıyoruz. Burada da bir dut ağacı bizi karşılıyor. Mehmet müze görevlilerinin de kanına girerek içeriden getirdikleri koca bir halıyı adamlarla ağacın altına seriyorlar ve dutları ağaçtan silkeliyorlar. Gelen turist sayısı artıyor ancak memurlar ağaç silkeliyor. Turistler şaşkın halde ağaç operasyonunu seyrediyor. Şehre hızlı bir giriş yapıp hareket getirdik. Altuğ birkaç fotoğraf için şehri gezmek istediğini söylüyor memurlara. Müze Kart, para sormadan "girin gezin" diyor memurlar. Bizim yanımızda vardı ve Ege ve Akdeniz sahillerini gezip bu tür yerlere gelecekseniz yanınızda "Müze Kart" bulundurmanız çok yararınıza olacaktır. Tatile çıkmadan bir tane edinmeniz çok iyi olur.


Altuğ Letoon'u çok detaylı olmasa da doya doya geziyor. Mehmet dut ağacı başında memurlarla sohbet halinde. Keyifler yerinde. Bu arada Letoon'da bulunduğumuz bu kısa süre içerisinde gelen 30 turistten sadece 3-4 tanesi Türk'tü. Bu kısa sürede istatistik yapmak zor ancak aşikar olan bir şey var ki tatil köylerini buralara tercih eden bir nesilin yetiştiği.


Letoon'a vardık

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri

Letoon antik şehri
Letoon antik şehri

Mehmet tüm Letoon ahalisini ve duta doyurdu


15-20 dakikalık bu Letoon molasında Mehmet tüm Letoon ahalisini duta doyuruyor ve yola yeniden koyuluyoruz. Sırada Kumluova, Kınık ve Xanthos var.

Çok uzun olmayan bir yürüyüşle Kumluova merkezine varıyoruz. Bir kez daha görülüyor ki yerleşimler büyüdükçe, kasabanın içerisinden geçerken insanların size bakışı o derece yabanileşiyor. Başta birşey diyemeyen insanlar sanki bir kıvılcım bekliyor. Bir kişi soru sorunca domino taşı gibi laf atmalar, gülüşmeler peşisıra geliyor. Sinir bozacak birşey değil ama insan evladı kendi kendine "normal bir dialog varken 100 metre uzaktan seslenmenin ne gereği var" demekten kendini alamıyor. Tam okul çıkışına denk gelmişiz, neredeyse her çocuk farklı farklı sorular soruyor. Bu soru yumağı ile şehir merkezinden yürüyüşümüze devam ederken yanımızdan kasa kasa domates yüklü traktörler geçip gidiyor.

Karnımız öyle doymuş ki lokantalar, pideciler, bakkal ve dumanı üzerinde taze ekmek çıkartan fırınlar ilgimizi çekmiyor. Tüm bu güzel fırsatları elimizin tersi ile itip Kınık'a doğru Eşen Çayına paralel yürüyoruz. Eşen Köprüsü yaklaşık 3-4 km. uzaklıkta ve şehirden çıktıkça yanımızdan büyük bir gürültü ile geçen traktörlere aldırmadan asfaltta kendimize güzel bir tempo tutturduk. Eşen Çayı Muğla-Antalya il sınırı aynı zamanda. Eşen Köprüsü de burada Çayı geçebilmeniz için tek olanak. Dolayısıyla 1 saate kalmadan Antalya'ya varmış olacağız.

Turlar bu bölgeyi genelde yürümeyip Letoon-Xanthos arasını taksi veya minibüslerle geçiyorlar. Dolayısıyla programınıza bağlı olarak bu yapılabilir. Letoon-Xanthos arası normal bir tempo ile yürüyerek yaklaşık 2 saatinizi alır. Daha önce de belirttiğimiz gibi adım adım yolu yaşamak istediğimizden -herhangi bir alternatifi aklımıza bile getirmeden- burada da ayaklarımız yere basıyor...

Yürümeye başladığımızdan beri dinmeyen yağmurlar bugün de başımıza iş açacak gibi gözüküyor zira sabah yürümeye başladığımızdan beri hava çok bulutlu ve ara sıra ince ince atıştırıyor. Gün içerisinde başımıza geleceklerin habercisi belki de.

GPS'e baktığımızda Eşen köprüsüne 1.5-2 km kaldığını görüyoruz. Görüyoruz görmesine ancak bardaktan boşanırcasına lafının yetersiz kalacağı şekilde ne olduğunu anlayamadan sağnağı yiyiyoruz. Toparlanmaya fırsatımız yok ve ne yapacağımızı düşünüp çaresizce sağımıza solumuza bakınırken hemen karşımızdaki evin bahçesinde oturup keyif yapıp çaresizliğimizi seyreden kalabalık bir ailenin evine yağmur dinene kadar sığınmaya karar veriyor, tereddütsüz olarak "buyur" ediliyoruz. Koşarak saçak altına girip, evdekilerin yardımıyla da çantalarımızı ıslanmayacak şekilde yerleştirdikten sonra her biri birbirinden güleryüzlü bu misafirperver aile ile eğlenceli bir sohbete başlıyoruz

Seracılıktan geçimini sağlayan bu sevimli aile kendilerini anlatmaktansa bizlere sorular sorup neyin nesi olduğumuzu anlamaya çalışıyor besbelli. Aslında şaşırdıkları daha önce de söylediğimiz gibi Türk olmamız. Herkesden duyduğumuz ortak yorum buraları Türklerden çok yabancıların gezdiği.

Oturur oturmaz içeriden taş fırınlarında yeni pişen ve kendi ineklerinden sağdıkları sütle yaptıkları sütlaç ve zeytinyağlı yaprak sarmasını koyuveriyorlar. Buralarda yaprakla yapılan yemekler sofraların standartlarından sayılabilir. Sütlaç fırında yapılmış, üzeri kızarmamış ancak tadı fırın sütlaç tadı. Yorgunluktan mı yoksa açlıktan mıdır bilinmez ama hayatımız boyunca bu lezzette bir sütlacı yemek herhalde kısmet olmayacak. Biz mi sütlacı, sütlacın mı bizi yediğini anlayamadan, yemek adabımızı bozmamamak için elimizden geleni yaparak çanakların dibini görüyoruz. Kalem gibi sarılmış yapraklar sütlacın yanında pek sönük kaldı ama ev sahiplerini kırmamak için bir tabağın üzerine ikinci tabak dolmaları da mideye indiriyoruz.

Yağmur dindi, ayrılık vakti geldi. Öğle yemeğini düşünürken sağnak yağmur sayesinde aradan çıkarmış olduk. Herşey bir yana, güleryüzünü bizden esirgemeyen bu aileye çok teşekkür ediyoruz. Hem yağmurdan kaçtık hem de karnımız doydu. Daha ne isteyebilirdik ki aniden bastıran yağmur altında?

Eşen köprüsü gözüktü.

Eşen köprüsündeyiz. Kayalarda oyuklar gözüküyor. Muhtemelen Likyalılardan.

Eşen köprüsü. Muğla-Antalya il sınırı. 1 dakika sonra sağnak yağmur.

Yürümeye devam ediyoruz ve Eşen köprüsüne varıyoruz. 2011 yılının bitmeyen yağmurları sayesinde gürül gürül akan Eşen Çayı üzerinden geçip Antalya'ya resmen giriş yapıyoruz. Burası da yerleşim bölgesi fakat çevrede insan yok çünkü hava tekrar kapandı ve yağmurun inmesi an meselesi. Köprüyü geçer geçmez bu sefer kaçacak bir saçak altı yok. Bu seferki 1 saat önce yakalandığımızdan daha ani oldu. Ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Çantalarımızdan pançolarımızı çıkartıp yağmurdan korunma pozisyonu alana kadar sucuk gibi ıslanıyoruz. Hava soğuk değil ama ıslanmak pek eğlenceli değil zira önümüzde yürümemiz gereken uzun bir yol var. Pançoları giyip cılız ve bizi pek koruyamayan bir erik ağacı altında cenin pozisyonunda, öncelikli olarak çanta ve ayakkabılarımızı koruyarak yağmurun dinmesini beklemeye başladık. Tam bu bekleme sırasında Mehmet Likya Yolunda olduğumuzdan haberi olmayan bir arkadaşı tarafından aranıyor. Konu düğüne davet. Halimiz perişan, yağmur sesinden birbirimizi duymamamıza rağmen pançolar altında hararetli bir düğüne davet dialogu yaşanıyor.

Yağmurun dineceği yok. Şiddetini biraz kaybetmesinin ardından hızlıca yürümeye başlıyoruz. Kınık içerisine girmeden işaretler bizi yukarıya doğru götürüyor ve karşımıza Xanthos'un ilk kalıntıları çıkıyor. Şiddetli yağmur altında korunacak bir saçak buluyoruz ve 5 dakika sonra yağmur diniyor. Ne şans ama !!!

Xanthos antik şehri
Xanthos antik şehri

Xanthos antik şehri
  
Xanthos antik şehri

Xanthos antik şehri

Yağmur etkisi kaybettikten sonra Xanthos'tan geçiyoruz. Xanthos Likya'nın başkenti ve daha önce geçtiğimiz şehirler gibi değil. Çok daha büyük ve içerisindeki yapı çeşitliliği açısından diğerlerine göre çok daha farklı olduğu aşikar.

Yağmurler sebebiyle çok zaman kaybetmiş durumdayız ve görünüyor ki çok yakın zamanda bir sağnak daha yemek üzereyiz. Bu yüzden Xanthos girişinde sadece 5 dakika zaman geçirip antik kent tarihi hakkındaki tabelaları okuyor ve yolumuza Xanthos'u maalesef Transit geçerek devam ediyoruz. Tavsiyemiz en azından Xanthos için 1-2 saatlerini gezmek ve fotoğraf çekmek için ayırmaları. İçerisindeki yapılar görülmeye değer.

Bugünkü parkurumuz asfalt ağırlıklı. Xanthos'u geçtikten sonra yeniden yükselmeye başlıyoruz ve yerleşimden ayrılıyoruz. Herşey bir yana, yerleşim içerisinden uzaklaşmak mutluluk veriyor. Yine yanlızları oynamaya başladığımız dakikalarda Mehmet'in su toplayan ayaklarına pansuman için kısa bir mola veriyor, ayaklara bakımın ardından yola yeniden koyuluyoruz. Uzun yol yürüyecekseniz yanınızda sargı bezi, muhtelif boylarda yara bandını mutlaka bulundurmanızı tavsiye ediyoruz. Aksi takdirde yollar, -hele de ıslanan ayakkabılarla birlikte- çekilmez hale gelebilir.

Pansumanın hemen ardından yağmur yeniden tüm şiddetiyle tepemize iniveriyor. Her geçen sağnak bir öncekinden daha vahim. Kaçacak yerimiz sadece iri gövdeli bir çam ağacı ancak sağnak yağmur banamısın demiyor. çanta ve ayakkabılarımızı korumaya öncelik vererek cenin pozisyonuna benzer bir şekilde yağmurun dinmesini beklemeye başlıyoruz ancak yağmur bu sefer dinecek gibi değil. Zaman kayıpları canımıza "tak" ediyor ve çantalarımızı sırtımıza geçirip sağnak yağmur altında yürümeye devam ediyoruz. Ayakkabılar ister goretex olsun, ister sıradan birşey, yağmurluk ve pançodan süzülen su illa ki giriyor ayakkabılara. Her adımda ayakkabılardan sular fışkırıyor ama durmadan yolumuza devam ediyoruz bu sefer. İlk hedef Çavdır.

Aralarda çiseleyerek yağan yağmuru önemsemeden asfalt köy yolundan  ilerliyoruz ve Fethiye-Kalkan karayoluna çıkıyoruz. Zaten Likya Yolu tabelalaarı doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Bu kadar doğa içi yürüyüşünden sonra ana yoldan karşıdan karşıya geçmek garip gelse de koşar adımlarla bir kazaya kurban gitmeden karşıya geçiyoruz. Bırakın kullanmayı, motorlu taşıtı görmeyi bile minimuma indirdiğimiz bugünlerde anayollarda ezilen hayvanları daha iyi anlıyoruz. Sanki yol bizimmiş gibi sağa-sola bakmadan karşıya geçmek çok da garip gelmiyor açıkçası. Kafalar tamamen şehir yaşantısından arınmış, doğaya karışmış besbelli.

Çavdır yoluna giriyoruz ve haftasonları piknik alanı olarak kullanıldığı bırakılan çöplerden belli olan çamlık bir bölgeden yolumuza devam ediyoruz. Piknik alanı gerçekten çok pis ve yağmurda ıslanmayı göze alarak kendimizi anayola atıyoruz. Yağmurun bittiğinden emin olduğumuz bir ara çoraplarımızdan suları sıkmak, kısacası bakım için mola veriyoruz. Moladan hemen sonra Çavdır tabelası bizi karşılıyor "Biber Diyarı Çavdır'a Hoşgeldiniz". Hakikaten burada seraların neredeyse hepsinde biber ekili. Kırmızı, Acı, Dolmalık. Çavdır'da molayı gerektirecek bir durum yok. Köy merkezine varıp "U" dönüşü yaptıktan hemen sonra evlerin arasından özlediğimiz patikaya giriyoruz. Bu patika bugünkü asfalt yürüyüşünün de sonunun geldiğinin habercisi.

Çavdır-Çayköy arasındayız. Asfalt bitti sonunda.

Xanthos civarlarında sağnak devam ediyor.


Çayköy'e kadar zaman zaman tarlaların arasından, yürüyüşü güzel bir patikada Kınık ve Kumluova manzarası eşliğinde ilerliyoruz. Çayköy oldukça küçük bir yerleşim yeri. Patikadan köy yoluna indikten 50 metre sonra işaretler bizi başka bir patikaya sokuyor. Çayköy-Üzümlü arasının Likya Yolu'nun en güzel parkurlarından biri olduğundan habersiz bir şekilde yolumuza devam ediyoruz.

Çavdır'dan sonrası oldukça keyifli

Kumluova-Kınık manzarası. Her yer sera ile dolu

Yola devam ediyoruz

Uçsuz bucaksız seralar

Su kanallarından yürüyüşe başladık

Su ve patikayı inceleme molası

Çayköy'e doğru ilerliyoruz.

Çayköy'e az kaldı.

Yıllara meydan okuyan "Made in Lycia" su kemerleri

Manzarayı seyretmeden geçmeyin

Su kanalları halen sağlam

İşaret problemimiz de yok

Daha patikaya girer girmez su kanallarının yanından yürüyoruz. Bu antik su kanalları halen aktif ve günlerdir yağan yağmur gürül gürül akıyor. Evlerin arasından geçtikten sonra su kanalı ve işaretleri takip ederek yükselmeye başlıyoruz. Zaman zaman bu kemerlerin çöktüğü yerlerden geçerken dikkat etmek gerekebiliyor. Düşmek sıkıntı yaratabilir.


Çayköy'e inmeye başladık

Zeytinliklere girdikçe su kanalları kaybolmaya başladı

Çayköy'e vardık

Bu bölgede koyun pek görememiştik. karşımıza ilk defa koyun çıktı.

Çayköy'den Üzümlü'ye doğru yeniden patikaya giriyoruz. Su kanalları yeniden başladı.

Köyün içerisinden geçen antik su kanalları halen aktif olarak kullanılıyor

Çayköy'de arkamızda kaldı. Sırada üzümlü var. Yolumuz uzun.

Binlerce yıl ayakta durmayı başarabilmiş, başkent Xanthos'a su götüren bu kanalların arasından, Kınık manzarası eşliğinde yürümeye devam ediyoruz. İçme suyu sıkıntısı buralarda yok zira 1-1.5 saat sonra İnsuyu'na varmayı planlıyoruz.

Günlerdir yağan yağmurların da etkisiyle, yükseldikçe suyun debisi giderek artıyor. Manzara ve parkur çok güzel ancak enerjimiz azalmaya başlıyor. Kanallar içerisinden yaptığımız bu yürüyüşten sonra yukrıdan gelen suların toplandığı ağaçlıklı bir bölgeye varıyoruz. Buradan çok gerekliyse su ihtiyacı kaşılanabilir. Kısa süren bir işaret kaosundan sonra yükselmeye devam ediyoruz. Oldukça dar bir patikadan vadi içerisine doğru yükseliyoruz. Suyun debisi oldukça yüksek ve güneş yüzü görmemiş ıslak ağaçların arasından ilerliyoruz. Tamamen orman içerisine girdik. Ağaçların izin verdiği sırada eski bir Roma köprüsü görüyoruz. Üzerinden mi geçeceğiz diye düşünürken yürümeye devam edip köprüyü arkamızda bırakıyoruz. İşarteler ağaçlardan dolayı çok sık değil ancak GPS'e göre doğru yoldayız.

Kınık-Kumluova'nın uçsuz bucaksız seralarına yukarılardan bir bakış.


Yukarılara çıkıyoruz. Yeşillikler artıyor

Su kanallarından gürül gürül sular akmaya devam ediyor.


Eski Roma köprüsü. Üzerinden geçmeyeceğiz ama. Tırmanmaya devam.

Soldaki tepenin duvarının dibinden vadinin içerisine doğru giriyoruz.

Çok kısa bir süre sonra yol bitiyor ve gürül gürül akan bu dereden karşıya geçmek için ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekiyor zira artık ıslanmak istemiyoruz. Ayaklarımızı suya göstermek için çıkarma konusuna oldukça sıcak bakan Altuğ ilk olarak suya giriyor ve çıkmak istemiyor. Mehmet de aynı şekilde halinden çok memnun. Fotoğraf faslını da geçtikten sonra ayakkabıları tekrar giyip yola devam ediyoruz. Ayaklarımız bayram etti gerçekten.


Bu yorgunluğa öyle güzel geldi ki. Tarifsiz.
 
Sudan çıkmak istemiyor ayaklarımız.

 Daha yola çıkar çıkmaz insuya geldiğimizi görüyoruz. Bir yerlerden su sesi geliyor ama otlardan göremiyoruz. Yukarıya baktığımızda köylülerin yaptığı su borularından aşağıya gürül gürül su aktığını görüyoruz. Sularımızı tazelemek için yanına kadar gidiyoruz. O kadar kuvvetli akıyor ki plastik bardağa su koyabilmek nerdeyse imkansız. Su ile bolca yıkanıp kendimize geldikten sonra arkamızda bıraktığımız bu güzel yürüyüş parkuruna tepeden bakma fırsatını buluyoruz. Ayakkabıları çıkarmadan önce içerisine girdiğimiz vadinin diğer yamacına geçtik ve Üzümlü'ye en fazla 2 saatlik yolumuz kaldı ve geceyi Üzümlü'de geçirmeye karar vererek Üzümlü'ye giden toprak köy yolunu 500 metre bile takip edemeden çam ormanına doğru yükselmeye başlıyoruz. Yorgunluk artmış durumda ancak yapacak birşey yok. Bu arada su kanallarını arkamızda bıraktık ve bu noktadan sonra su kanalları yok.


İnsuyu'na vardık. Su ikmali yapmamız gerekiyor.

Suyun tazyiğinden bardak dolmuyor.

Su kanalları bitti. Yeniden tepeleri aşmaya başlıyoruz.

Güldüğüne bakmayın. Ağlıyor aslında. Oldukça dik çıkış.

Tepelere vardık ama ağaçların sıklığından nerede olduğumuzu anlayamıyoruz.

Her yer işaret. Kaybolma ihtimaliniz yok.

Bir işaret daha. Tırmanmaya devam.

Sonunda düzlüğe vardık. İşaretler de var. Ancak yorgunluk arttı iyiden iyiye.

Çam ağaçlarının arasından yükseldikten sonra bir düzlüğe çıkıp bu sefer dikenli çalıların arasına giriyoruz. Sanıyoruz en yüksek noktadayız ve bundan sonra başka bir tırmanış yok. Tüm yürüyüş boyunca bacaklarımız o kadar çok çizilip durdu ki vücudumuz bir süre sonra bir savunma mekanizması olarak bacaklarımızı sanki yüzlerce sinek sokmuş gibi şişirdi. Kaşıntı yok ancak bacakların görünüşü çok fena. Bu şişlik ertesi gün iniyor ancak bacaklar bayram edemeden yeniden dalıyoruz dikenlerin arasına.


İşaret probleminin olmadığı bu bölgede dikenli bölgeyi biraz geçtikten sonra Üzümlü Köyünü uzaktan görmeye başlıyoruz. Ancak buraya varmak için derin bir vadi geçmek zorunda olduğumuzu görünce canımız sıkılıyor. Çünkü burası oldukça dikenli bir bölge ve yanına yorgunluk da eklenince suratlarımız asılıyor. Gerçi Kate Clow'un bizi normal yoldan köye ulaştırmayacağından emindik orası ayrı konu.


Üzümlü'yü gördük sonunda. Ancak soldaki derin vadiyi geçmemiz gerekiyor.

Vadinin dibindeyiz. GPS'e göre 2 km var ama halimiz kalmadı artık

Önümüzdeki 3 günün bitki örtüsünün habercileri. Dikenler.


Kayaların arasından seke seke yürüyoruz ancak Üzümlü daha yaklaşmıyor. Gerçek bir yorgunluk belirtisi. Caminin olduğu yere gideceğiz.

Vadinin dibine kadar biraz alçalarak giriyoruz ve diğer tarafa geçiyoruz.  Hava kararmaya başlamış durumda ve yine başımızın derdi yağmur yaklaşıyor. Adımlarımızı yağmura yakalanmamak için hızlandırıyoruz. Köye giderek yaklaştık hatta ilk yerleşimlere ulaştık. Ancak köy oldukça büyük ve merkeze 1 kilometre daha var. Tam köye ulaştık diye sevinirken sağnak yağmur bir anda tepemize iniverdi. Altuğ batonları yere vurarak "yeter" diye bağırsa da yapacak birşey yok. Çaresizce sağnak yağış altında köye giriş yapıyoruz. Hava neredeyse kararmış durumda ve herkes evlerinde. Çok fazla laflayacak halimiz yok ancak yolda gördüğümüz birkaç köylü ile selamlaşmayı ihmal etmiyoruz. Artık koşar adım yürür haldeyiz ve sonunda köy meydanına ulaşıyoruz. Meydanda cami ve restoran göze çarpıyor. Köye kupkuru girmek varken bugünkü yürüyüşü de öncekilere benzer bir şekilde sırılsıklam bitiriyoruz. Hele yorgunluk zirveye ulaşmış durumda.


Köyün ilk evi. Son daika yağmuru ile sırılsıklam olduk. Daha merkeze 500 metre var.

4. gün sonu: Üzümlü. Yine sırılsıklam olduk. Alıştık ama.

Restorantı görünce bu akşam ziyafet çekmeye karar veriyoruz ve evine biraz daha geç gidecek 3-4 tane köylüden soruları kabul etmeye başlıyoruz. "Nereden başladınız", "Nereye gidiyorsunuz" gibi. Ayakkabı ve çorapları çıkartırken hem soruları cevaplandırıyoruz hem de çaylarımızı yudumluyoruz.


Üzümlü, ikimizin de hayatında gördüğü en yeşil, en güzel evlerin olduğu köylerden biriydi. Kalacak yer konusuna geldiğimizde köyde bir misafir evi olduğunu, köy muhtarını bulabilirsek anahtarını alıp orada konaklayabileceğimizi söylediler. Ancak bu konuşmanın sonuna oranın tadilatta olduğunu söylemeden geçmiyorlar... Köy kahvesinin saçağının altında konaklayabiliriz diye düşünüyoruz. Tam bu sırada, köyün kahvesini ve lokantasini (hem kahve hem lokanta) işleten genç arkadaş bizim kahvenin üst katındaki boş lokantada kalabileceğimizi söylediği an nefis bir akşam bizim için başlamış oluyor. Tüm yorgunluklarımızı bir anda unuttuk. 


Tam bir Türk evladı gibi üst kattaki kullanılmayan boş lokantaya yayılıp ne kadar ıslak eşyamız varsa hepsini sandalyelerin üzerine serdikten sonra alt kattaki lavaboda elimizi yüzümüzü yıkayıp hayallerimizi süsleyen pide-alabalik-salata siparişimizi veriyoruz. Köy yerindeki bu sıcacık lokantada derinden gelen televizyon sesi ile tüm yorgunluğumuza rağmen güle oynaya yediğimiz bu akşam yemeğini ikimiz de hayatımız boyunca unutmayacağız. Yemekte yanımıza köy hakkında bilgiler vermeye çalışan Altan Abi ile sohbet ediyoruz. Eve döndükten sonra Altan Abi bize kargo ile zeytinyağı, bal, pekmez yollayacak. Köy meydanındaki bu lokantada pide hatta Üzümlü'nün yukarısındaki İslamlar köyünün buz gibi dere suyunda yetiştirilen güveçte alabalığı tatmadan geçmeyin diyoruz.

Buraya kadar okuduysanız bu sofraya yorum yazmayacağız.

Ziyafet bitsin istemedik

Yürüyüş rotaları bu köyü transit geçip günü Akbel'de bitirdiği için köyün durup konaklayanı çok yok. Bizim gibi parkurları birleştiren olduğu takdirde kalan oluyormuş. Üzümlü köyünü aklınızın bir köşesine yazın diyoruz.


Günün sonunda lokantanın akşap zemini üzerine attığımız mat ve uyku tulumumuz içerisinde şahane bir uykuyu hayal ediyorduk. Tabii bu sadece hayalden öteye gidemedi. Meğer içerisi tüm Likya Yolu sivrisineklerinin toplantı salonuymuş. İçeri çadır kurmayı düşünecek derecede uykusuz kalıyoruz. Son çare olarak, içerideki tüm camları açıp sineklerin kafasını karıştırmaya karar veriyoruz ve sonrasını ikimiz de hatırlamıyoruz maalesef. Bayılmışız yorgunluktan...



XANTHOS 
"Pers ordusu, başında komutanları olduğu halde Xanthos Ovası'na indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı az sayı ile dövüştüler, yiğitlikte nam saldılar, ama yenildiler, kentlerine geri atıldılar, kadınları, çcukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurdular. Alttan, yandan ateşe verdiler. Öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak düşmana saldırdılar ve Xanthos'ta oturanların tümü de savaşarak öldüler."

Heredot M.Ö. 545 yılında Lykialıların Pers komutanı Harpagos'a karşı savaşını böyle anlatmaktadır. Bu ateşten yalnızca o sırada başka yerlerde bulunan Xanthoslular kurtulabilmişler, daha sonra şehirlerine gelerek şehri yeni baştan kurmuşlardır.


Burada Xanthos'un M.Ö. V. yüzyılda varolduğunu anlıyoruz. M.Ö. 1200 yılında yapılan Troya Savaşı sırasında başlarında Xanthoslu Sarpedon olduğu halde Lykialılar Troya Savaşı'na katılmışlardır. Bu da bize gösteriyor ki Xanthos M.Ö. 1200 yıllarında da vardır. Fakat, görkemli ama talihsiz bu şehir M.Ö. 475 - 450 sırasında bu kez bir yangın felaketiyle karşılaşmış, baştan başa yanmıştır. Kazılarda bu tarihlere ait kalın bir kül tabakası ortaya çıkarılmıştır.


M.Ö. 429'da Melesandros isimli Atinalı bir komutan vergi toplamaya kalkınca tüm Lykialılar birleşerek yine ona karşı koyarlar. Bu savaşta Melesandros ölür ve Atina ile olan ilişkiler da sona erer. M.Ö. 333'de İskender'in eline geçen Xanthos, İskender'in ölümüyle M.Ö. 309'da Ptolemaiosların eline geçer. Daha sonra da Suriye Kralı III. Antiokhos'un eline geçen Xanthos'u bu dönemde büyük bir gelişme içinde görürüz.


M.Ö. II. yüzyılda Xanthos Lykia Birliği'nin başşehridir. Bir ara Rodos yönetimine verilen Xanthos, Rodosluların yönetimine karşı gelerek özgürlüğüne kavuşmuştur. Tarihi boyunca büyük istilâlar ve felaketler geçiren Xanthos'u Roma döneminde M.Ö. 42 yılında Brutus işgal eder. Lykia aakropolünü yerle bir ederek Xanthosluları kılıçtan geçirir. Xanthoslular Brutus'a teslim olmamak için yine topluca intihar ederler. Kucağında çocuğu ile bir kadının ateşe atladığını gören Brutus çok üzülür ve askerlerine, Xanthosluları kurtaranları ödüllendireceğini söylerse de çok geç kalır. Hemen bir yıl sonra ise Marcus Antoninus, Brutus'un açtığı yaraları sarmak için Xanthos'a elini uzatır ve şehri yeni baştan imar eder. Roma İmparotoru Vespasianus da bu şehre dostça davranmış olmalı ki adına bir tak dikilmiştir. M.S. II. yüzyılda Roma'nın yanında Lykialı zenginler de Xanthos'a yardım etmişlerdir. Örneğin Licinius Langos'un şehirde bir hamam yaptırdığını biliyoruz.


Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olan Xanthos, Arap akınları başlayınca terk edilmiştir. Xanthos'u ilk defa 1838 yılında Ch. Fellows keşfetmiş, bu kişi bütün rölyefleri ve büyük mimari parçaları sökerek, Patara'ya yanaşan harp gemisiyle Londra'ya taşımıştır. Bugün British Museum'un Lykia salonunda buradan götürülmüş olan birçok eser sergilenmektedir. 1950'den beri kazı Fransızlar tarafından yapılan Xanthos'u önce Dr. Pierre Demargne, sonra Prof. Dr. Henri Metzger kazmıştır.


Xanthos, Fethiye - Kaş yolu üzerinde, Fethiye'ye 55 km uzaklıktadır. Kınık Köyü'nün yakınında Eşen Çayı'nın ayırdığı Muğla - Antalya il sınırı üzerindedir. Kınık Köyü'nün hemen yanından Xanthos harabelerine çıkılır.

LETOON
Kaş-Fethiye karayolunda, Kınık yakınından ayrılan 4 km. lik yolla, Eşme çayının batısındaki Letoon harabelerine ulaşılır. Bugün Bozoluk diye de anılan Kent, Tanrı Apollon ve Tanrıça Artemis’in annesi Leto adına kurulmuştur ve Likya’nın kutsal merkezi olarak kabul edilir. Kentin tarihinin İ.Ö. 8. yüzyıllara kadar geri gittiği, 1962 yılında Henri Metzger başkanlığında yapılan ve Christian Le Roy tarafından sürdürülen kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Letoon da, Xanthos gibi, İ.S. 7. yüzyılda terk edilmiştir.

Letoon’un en önemli kalıntıları, yerleşim merkezindeki kutsal alanda bulunan teras üzerindeki üç tapınaktır. Kentin batısındaki Leto Tapınağı, İ.Ö. 5. yüzyılın sonlarına doğru Kral Arbinas tarafından inşa ettirilmiştir. Bu tapınağın yerine, İ.Ö. 150’lerde İon düzeninde Leto'ya adanan yeni bir tapınak yapılmıştır. İyi durumda bulunan bu tapınağın yakınında, ortadaki Artemis Tapınağı İon düzenindedir ve İ.Ö. 4. yüzyıla aittir. Doğudaki harap durumda bulunan Apollon Tapınağı, Helenistik dönemde Dor düzeninde yapılmış ve Bizanslılar zamanında büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Kutsal bölümünde (cella) yer alan mozaikte, Apollon’un liri ile Artemis’in ok ve sadağı betimlenmiştir. Tapınağın yakınında bulunan ve Grekçe, Aramice ve Likya dilinde yazılmış bir kararnameyi içeren 358 tarihli yazıt günümüzde Fethiye Müzesinde bulunmaktadır. Tapınakların konumlandığı terasın güneydoğusunda, yarım yuvarlak biçimli olan ve 27 m. çapında havuzu olan Nymphaion (çeşme yapısı) yer almaktadır. Kitabesine göre yapı, Roma İmparatoru Hadrianus zamanında (İ.S. 117-138) inşa edilmiştir. Güneydoğuda ise, İ.S. 4. yüzyıla ait küçük bir Manastır ve bir Kilise kalıntısı görülmektedir. 4. yüzyıla tarihlenen kilisenin mozaikleri dikkat çekicidir. Tapınakların yaklaşık 100 m. uzağındaki tepenin eteğinde, henüz kazısı yapılmamış bulunan Tiyatro yer almaktadır. Yapının Roma dönemine ait olduğu öne sürülmektedir.