a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

28 Nisan 2012 Cumartesi


AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
8.GÜN PARKUR DETAYLARI:
Başlangıç: 08:00
Bitiş: 17:10 (verilen tüm molalar dahildir)
Toplam mesafe: 17 km. (Daha detaylı hesap olarak Üçağız - Aperlae 9 km., Aperlae - Boğazcık arası 8 km.)
Su: Bu parkur su kaynakları bakımından çok zengin değil. Hatta bu parkur üzerinde Aperlae Purple House haricinde yol üzerinde hiç kaynak yok denilebilir. Burada da yol boyunca sarnıçlar var ama bunların sularının temiz olduğunu söyleyemeyiz. Üçağız'dan yola çıkarken yanınızda sularınız tamam olmalı mutlaka. Parkur üzerinde tek su kaynağı yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz üzere Aperlae'de (birçok Likya yolcusu tarafından bilinen Purple House). Buradaki su kaynak değil marketten teknelerle buraya gelen pet şişede satılan su. İlla ki kaynak su diyorsanız yol üzerinde kaynak suyu yok. Bu arada Üçağız'dan çıktıktan 2.5 km. sonra denize kaynayan bir tatlı su kaynağı var ki denizle karıştığı için biraz tuzlu. Bu parkur haritalardan da görüleceği üzere yerleşimlerin yakınından geçmiyor. Tek yerleşim parkur sonundaki Kılıçlı ve Boğazcık Köyleri.
Yemek: Artık Kekova'nın göbeğindesiniz. Yerleşim yok. Araç yolları da kısıtlı. Üçağız'da veya yola çıktıktan sonra güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Aperlae'ye kadar kahvaltı size yetecektir. hatta Aperlae'de de birşey yemeyip 2-3 saatlik bir yürüyüşle Boğazcık Köyüne ulaşabilirsiniz zaten. Ancak Aperlae Purple House doğada birşeyler yiyip, denize girmek, hatta kamp atmak için harika bir yer. Boğazcık'a vardığınızda Ali's House veya Apollonia Lodge'a gittiğinizde size kamp için yer gösterecekler veya pansiyonlarda konaklama için yardımcı olacaklardır. Boğazcık girişinde tabelalarını göreceksiniz.
Konaklama: Eğer cep telefonlarının fazla çekim alanı ve elektriğin olmadığı, doğa ve tarih içerisinde bir geceyi hayal ediyorsanız kesinlikle Aperlae Purple House'da kalmanız yerinde bir karar olur. Purple House'da çadır imkanı da var pansiyon şeklinde konaklama da var. İşletmecisi Rıza Cüce burada ailesiyle yaşıyor. Kışın yağmur sularını kendi kazdığı çukurlarda toplayarak ilkbahar ve yazın bunları kullanıyor. Gerçek bir doğa hayatı yaşıyorlar burada. Kendisinden detayları dinlemelisiniz. Purple House'da zaten uzun bir yürüyüş üzerine soluklanacaksınız (Rıza Cüce, 539-8599196, 538-2176183). Burada çadır veya pansiyon konaklama kararını o anda verebilirsiniz ancak pişman olmayacağınızı söylemek lazım. Aperlae'ye varmadan diğer koyda Yörük Ramazan'ın yeri de bulunuyor. Ama işletme açısından Purple House daha düzenli ve tertipli. Aperlae sonrasında Boğazcık'ta free camping, yemek ve pansiyon olanakları var. Apollonia Lodge (Saffet 535-5921236) veya Ali's House (536-6781910, 539-9214042) seçenekler arasında. Tabii Free Camping derken işletmeciye katkı olması açısından bir iki birşey yiyip içmek gerekebilir. Bu katkı tüm free campingciler için, en azından bir su, bir çay içerek veya birşeyler yiyerek de yapılabilir.
Parkur Zorluğu: Üçağız-Boğazcık arası da çok zorlu bir parkur değil. Üçağız çıkışında yaklaşık 3-4 km. kayaların arasından ilerlediğiniz dar patikalardan yürüyorsunuz. Hem kayalar hem de dikenli çalılar bacaklarınızı çok çizip kaşındırabileceği için bu bölgede tozluk veya uzun bir pantalon giyilmesi yerinde olur. Sahilden (Üçağız Körfezi) içeriye girdikten sonra yol Aperlae'ye kadar genelde oldukça düz ve rahat. kekova ile özdeşleşen Sıçak yarımadasını arkanızda bırakıp Aperlae'yi geçtikten sonra deniz seviyesinden 400 metre yassıca dağına doğru yükseliyorsunuz. Burası bazı yerlerde dik ve mola gerektiriyor. Ancak bu tepenin arkasına geçip yükseldikten sonra Kılıçlı köy yoluna çıkıyorsunuz. Çok geçmeden Apollonia antik kalıntılarının bulunduğu Çataltepe eteklerinden yapacağınız orta seviye ve çok uzun sürmeyen, zaman zaman köy yollarından yapacağınız bir yürüyüşle Boğazcık'a ineceksiniz. Özetle burada tek zorluk Üçağız çıkışında sahil yürüyüşündeki çalı ve kayalıklı dar patikalar, Aperlae çıkışındaki tepeyi aşmak denilebilir. Bu arada işaret sonununuz da yok. Sadece Kılıçlı - Boğazcık arasında parkurun belirli bir bölümü tel örgülerle kapatılmış. Bu bölümü de tel örgülerin hemen yanından yukarıda yola çıkarak atlatıyorsunuz. Boğazcık'a inişte bazı yerlerde işaret problemi yaşanabilir dolayısıyla buraları yürüyecekler bizim GPS verilerinden yararlanabilir.
Bu parkur da çok zor ve uzun olmadığından bol bol mola vermeyi, manzaraları seyretmeyi, Aperlae kalıntılarını gezmeyi ihmal etmeyin. Bu yürüdüğünüz bölgeleri birçok insan görebilmek için mavi turlar düzenliyor. Kendinizle başbaşa kalacağınız, yerleşim olmadığı, sadece ayak seslerinizi duyabileceğiniz güzel parkurlardan biri denilebilir.
Fırsatınız olup da Boğazcık'a erken varırsanız çantalarınızı aşağıda bırakarak Apollonia antik kalıntılarının bulunduğu tepeye çıkabilirsiniz. Boğazcık'tan yürüyerek gidiş geliş 1-1,5 saatinizi alır.
Kamp atmayı düşünenler için bir başka alternatif de (şayet zamanınız varsa ve Kekova'nın doğasına doymak istiyorsanız) Boğazcık'ın aşağısında kalan Üzümlü sahilinde de (Körmen Adası) kamp atabilirsiniz. Hem denize girilebilir hem de Kekova'nın kalbinde harika bir gece geçirilebilir. Hergün eşit oranda yürümek için kampı Aperlae'de atıp, ikinci gün Üzümlü'ye inebilirsiniz. her iki yürüyüş için de yarım gün şeklinde hesap yapmak lazım. Aperlae'de denize girilebilir (Rıza'da deniz gözlüğü var), kalıntılar gezilir. Üzümlü/Körmen Adası mevkiisinde de aynı şekilde denize girilerek güzel bir kamp yapılabilir. Çok fazla yeme içme derdiniz yoksa Boğazcık by-pass edilebilir ve kampın keyfine varılabilir.
Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resimin üzerine tıklayınız.


HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Patlak mat, çakıl taşları üzerinde geçen harika bir gecenin ardından 8. günde de yine ilk olarak Altuğ 06:30 ayaklanıyor. Harika bir gece derken hakikaten harika bir uyku çekiyoruz. Artık dağa, taşa, doğaya tam anlamıyla ayak uydurmuş durumdayız. Nerede ve nasıl yattığımız artık umurumuzda değil. Keyfi de böyle çıkıyor zaten. Bulunduğunuz ortam eğer yağmur çamur değilse kafaya takacak hiçbirşey yok buralarda. Çadırımızı kaldırım kenarına kurduğumuzdan gece zaman zaman ayak sesleri ve konuşmalar duyduk.



Sabahın köründe dışarıdaki havayı solumaya çıkan Altuğ Üçağız'ın o dingin muhteşem denizinin sabah güneşi ile yavaş yavaş aydınlatılmasını izliyor bir süre. Saat 7'de de Mehmet kalkıyor. Her ikimiz de çakıl taşları üzerine kurulmuş çadırımızdan çıktığımızda, sabah güneşinin yumuşak sıcaklığının yüzümüze vurduğunu hissediyoruz. Dışarıda gerçekten harika bir hava var. Bugün hava açık olacak. Dünkü yürüyüşümüz gibi parçalı bulutlu bir hava olmayıp güneş tepemizde kalacak gibi görünüyor.



Sessizlik, dinginlik, huzur, barış, güzellikler her tarafımızda. Büyükşehirlerde yaşamanın erozyona uğrattığı benliklerimiz dün itibariyle biraz kendine gelmiş durumda. Ruhlarımız, şehir hayatında medcezir yaşamıyor, deniz adeta sürekli çekilmiş durumda, çoook uzakta. Likya Yolu’na adım attığımızın ancak 7. gününde doğamız kendi kendini tamir etmeye başlıyor ve deniz yükseliyor, yükseliyor, en sonunda tabiat ananın güzellikleri ruhumuzla bütünleşiyor Kekova'da.



Üçağız'dan sabah manzaraları


Durgun bir deniz. Harika manzaralar.


Bu teknelerde yazın tüm koylar geziliyor


Üçağız koyuna girilen boğaz ve arkada Kekova Adası.


Kekova Adası


Sabah balığından gelen balıkçı tekneleri


Üçağız koyu içerisine girmiş balıktan dönen bir tekne daha


Üçağız tüm tekneleri koruyabilen doğal bir liman adeta.


Tüm Üçağız birkaç tekne sahibi haricinde uykuda. Deniz dümdüz ve cam gibi. Zaman zaman hangisi olduğu belli olmayan tekneler arasından motor sesi duyuluyor. Denizdeki motorların tek tük sesi haricinde ortalıkta ses yok. Artık tam anlamıyla “gezginiz”, “yolcuyuz”. Üzerimizde ne giydiğimizin, gece nerede ve nasıl uyuduğumuzun, ne yemek yiyeceğimizin, nerelerden yürüyeceğimizin hiçbir düşüncesi ve planı yok aklımızda. İşaretleri takip edelim, adımlarımız da peş peşe gelsin yeter. Çantalarımız sırtımızda yollardayız. Zen keşişinin dediği gibi “acıkınca yiyorum, uykum gelince uyuyorum”. Diretme yok. Zorunluluk yok. Yaptırım yok. Bazen öğlen oluyor yemek yemediğimiz aklımıza geliyor önceki geceden beri, insani ihtiyaçları gidermek için bir ağacın veya büyükçe bir kayanın arkası yetiyor. Ayağımızda botlarımız, sırtımızda çantamız olduğu sürece bize tüm çayırlar, tüm patikalar, hatta en sivri kayanin tepesi bile 5 yıldızlı tatil köyünden bile daha değerli. 



Mehmet'in ayak su toplarının durumu gayet iyi. Dün Hollandalı hemşire ile karşılaşıp tedavisini yaptırması bugün ve yarın çok işimize yarayacak. Çadırı ve çantaları hızlıca toplarlamaya başlıyoruz. Çadırın içi dün gece biraz terlediğinden, çadırı sökmeden altüst yapıyoruz ve çanak anten misali güneşe doğru veriyoruz altını 10-15 dakikada hızlıca kurutabilmek için. Çadır kendi halinde kurumaya çabalarken Altuğ bir yandan fotoğraf çekip, hareketsiz denizin yüzeyini yararak ilerleyen balıkçı teknelerinin suda bıraktığı balık kılçığı gibi izleri resmediyor. Mehmet de ayaklarını her ihtimale karşı yinde de sarıyor ama bariz bir şekilde çok iyi görünüyorlar. Buradan bize yardımını esirgemeyen Hollanda'lı hemşireye tekrar teşekkür edelim.

Saat 08:00'de çadırımızı toplayıp, çantaları yüklenip yollara düşüyoruz yeniden. Tam yola çıkmadan bu noktada da bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmiyoruz tabii.



Mehmet hazırlanırken Altuğ da Üçağız hatırası pozu veriyor.


Mehmet'te hazırlıklar tamam


Yola çıkış. Üçağız hatırası.


İlkokul bahçesinin deniz tarafındaki köşesinden (“mithatpaşa stadının gazhane tarafındaki kale” der gibi oldu) yürüyerek sahildeki restaurantların önünden Üçağız Köyü sahil şeridindeki son eve doğru yürüyoruz. Patikalar bu son evin arkasından Üçağız koyunun dibinden devam ediyor. Restaurantları geçtiğimizde karşımıza bir Likya Yolu tabelası çıkıyor: Kılıçlı 15 kilometre. Boğazcık Kılıçlı arası yakın sayılır.



Bu son eve geldiğinizde evin hemen yanından (hatta kapısının önünden diyebiliriz) arka bahçesine geçiyoruz ve patikaya giriyoruz. Bugün ilk günlere göre nispeten daha kısa ve kolay sayılabilecek yolumuz var. Kekovayı zaten 2 güne sığdırmaya gerek yok. Doğası ve tarihi ile buraların tadını uzun uzun, doya doya çıkartmak gerekli. Bu bölgelerin tek sorunu "su".


Üçağız sahilinde patikalara doğru yürüyoruz

Denizin durgunluğu tarif edilemeyecek kadar güzel.

Sahilde restaurantlar bölgesindeyiz.

Üçağız çıkışına doğru sahilden yürüyoruz.

Rahatsız edilmek istemeyen tekneler de koyun daha içerilerinde demirli.

8. güne başlıyoruz. Üçağız'dan çıkıyoruz.

Üçağız çıkışı kayalıklı patikalardan yürüyoruz.

Yerleşimi arkamızda bıkartıktan sonra deniz seviyesine indik, aynı dünkü patikalara benzer kayalıkların arasında geniş sayılabilecek kızıla çalan bir toprak ve yemyeşil patikadan ilerliyoruz. Bu anları anlatmak gerçekten çok zor. Vızıldayarak geçen birkaç arı, uzaklardan koyun içerisinden gelen balıkçı teknelerinin pata pata motor sesleri haricinde her yer tarif edilemeyecek derecede sessiz. Buranın dünyanın sayılı kapalı koylarından biri olmasından dolayı deniz dümdüz. En ufak bir kıpırtı belli olmuyor deniz üzerinde. Koyun sonlarına doğru köyün kalabalık tekne trafiğinden kaçmış turistik tekneler gözümüze çarpıyor. Sabahı bulundukları noktadan karşılamak insana müthiş bir haz vermeli diye düşünüyoruz.

Sabah güneşi manzara ile birleşince doyumsuz güzellikler çıkıyor karşımıza

Zaman zaman darlaşan ve bacaklarımızı
çizen patikalardan yürüyoruz

Bacaklarımızın çizildiği dar sayılabilecek bir patikadan yürüyoruz.

Deniz hemen dibimizde. Karşıda 150mt.lik Alttepe'si.

Deniz o kadar durgun ki  buralarda suyun dibi çamurumsu.

Bu bölgede yürüdüğümüz ender düzlüklerden biri. 

Denizin sıfır noktası. Çamur olmamak için taşların üzerinden atlıyoruz.

Önümüzde bildiğimiz kadarıyla uzunca bir süre su yok. Zaten tüm kaynaklarda buralarda sarnıçlar haricinde su olmadığı yazılıyor. Su konusunda idareliyiz. Yolun başında rastladığımız Türk gezgin bize biraz ileride denize girdiğini, denize girdiği yerde suyun oldukça serin olduğunu, bunun da sebebinin denizin dibinden tatlı suyun kaynıyor olması olduğunu ve denizin içinden su içtiği söylüyor. Su normal olarak biraz tuzluymuş ancak susuzluğunu almış. Kendisine çok fazla yolunun kalmadığını belirtiyoruz ve vedalaşarak yolumuza devam ediyoruz. Bizim de çok zorlu bir parkurumuz yokmuş bugün için. Biliyoruz ama teyit ettirmek kafamızı rahatlatıyor. Kendisi uzunca bir süre yürüyüp yolun ortalarında kamp attığı için suyu içmiş olması gayet normal. Biz henüz o kadar susamadık. Burasını tarif edecek olursak Üçağızdan çıktıktan 2 km. sonra patikanın bir anda derin bir yar ile kesildiği ve üzerinden atlayarak yola devam ettiğimiz yer şeklinde tarif edebiliriz. Zaten suya baktığınızda o kadar sakin denize nazire yaparcasına kayanın dibinden kaynayan suyu fark edeceksiniz. Muhtemelen suyun kaynadığı bu nokta haritalarda varlığının görülüp gözle görülmeyen Kabatat Deresi mevkiisi.

Alttepe ve tekneler çok güzel manzaralar oluşturuyor.

Buralarda manzara seyretmeye
dalıp adımlarınıza dikkat etmeyi unutmayın

Parkurda işaret sorunumuz da yok.

Bu bölgelerde deniz de oldukça sığ. En fazla 5-6 metre.

Yürürken zaman zaman kayaların
üzerinden de atlamak gerekiyor.

İşte su kaynağı. Sol taraf deniz.
Hemen yolumuzun üzerinde. Görmemek imkansız.

Su kaynağı işte tam burada.
Dikkatle üzerinden atlıyoruz.

Kayaların arasından her ne kadar geniş sayılabilecek patikalardan yürüyor olsak da yürüdükçe kayaların aralarından fışkırırcasına çıkmış dikenli çalılar bacaklara ızdırap vermeye başlıyor. Sorun sadece dikenlerin sürtünmesinde değil, sürtündükçe bacaklar alerji olmuşuz gibi kabarıyor ve çok kaşınıyor. Altuğ yanımızda getirdiğimiz tozlukları giymeye karar veriyor. En azından "Çantamda yol boyunca boşu boşuna taşıdım" demeyecek. Mehmet ise eşofman altı giymeyi tercih ediyor. Hazır mola vermişken sivri bir kayanın tepesinde lavaş, ton balığı ve bal ile kahvaltımızı da aradan çıkartmaya karar veriyoruz. Bir yandan etrafımızı da inceleme fırsatı buluyoruz. Bu coğrafyada yeryüzü şekilleri o kadar girintili çıkıntılı ki, daha önce de belirttiğimiz gibi buralarda onlarca doğal liman var.

Üçağız koyunun sonlarına yaklaşıyoruz.

Tozluk ve eşorfman giyince yürümek
biraz daha rahat hale geldi.

Molanın ardından yürüyüşümüz devam ediyor. Üçağız iyice gerilerde kalmış durumda. Üçağız'dan çıktığımızdan bu yana 3 km.yi sahil kenarından yürüyerek geçirdikten sonra patikalar bizi denizden içerilere sokmaya başlıyor. Zaten Üçağız koyunun sonlarına da gelmiş durumdayız. Bu bölgelerde işaret konusunda hiçbir sıkıntı yaşamıyoruz. Etraftaki kayalar çok sağlam ve tek parça olduklarından, üzerlerine çizilmiş kırmızı ve beyaz çizgiler yıllarca bozulmadan kalacak şekilde. Patika deniz seviyesinden yükselmeye başlıyor ve deniz seviyesinde yer yer neredeyse bir ayak genişliğinde olan patika yerini kıvrıla kıvrıla giden yemyeşil ufak düzlüklerin arasından kıpkırmızı toprak patikalara bırakıyor.

Denizin ortasındaki iskeleyi geçtikten sonra Üçağız koyunun en dip bölgelerinde deniz iyice sığ oluyor hatta bu bögelerde sahil koyun çok fazla akıntılı olmaması sebebiyle çamur gibi duruyor. Hatta su içerisinde büyümüş sazlıklar bile gözüküyor buralarda.

Bugünün ilk etaplarından birini tamamlamak üzereyiz.

Üçağız koyunun sonu işte burası.

Üçağız'ın dibini gördük. Koyun batısının en uç noktasındayız.

Yollar dar. Şartlar çetin. Batonları saplayacak
yer bile olmayabiliyor zaman zaman.

Deniz seviyesinden hafifçe yükselerek denizi arkamızda bırakıyor ve içeriye doğru girmeye başlıyoruz. Başlangıçta dar kayalar arasından biraz zorlanarak ilelesek de bu çok uzun sürmüyor ve 5 dakika sonra Kekova'nın o geniş düzlükleri ile başbaşa kalıyoruz. Kekova'nın o meşhur mantar şeklindeki Sıçak Yarımadası'na doğru ilerlemeye başlıyoruz. Yolun düz ve 8. gün parkurumuzun çok uzun olmaması sebebiyle akşam Boğazcık'a geç kalmak gibi bir tasamız yok. Keyfimiz yerimizde.

Deniz kenarı yürüyüşümüzü tamamlayıp içerilerde yolumuza devam ettikçe sıcağın da bastırmaya başladığını anlıyoruz. Yol oldukça rahat yükseliyor ancak bu bölgelerde yükselmek demek deniz seviyesinden yüzlerce metre tırmanmak değil. sıfır noktasından 50-60 metrelere çıkıyoruz. Hepsi bu. Yine de bünye düz yolda o kadar yürümeye alışıyor ki bu kadar yükselmek bile tırmanmak gibi geliyor insana.

Üçağız Koyu bitti. Hatırası kaldı.

Yeniden içerilerde ilerliyoruz.

Tırmanış başlıyor ama çok dik değil.

İşaret sorunu yok, patika rahat.
Kekova'nın göbeğindeyiz daha ne olsun?

Değirmenlik mevkiisindeyiz. Denizin içeriye doğru karayı ince uzun oyduğu, artık varlığının belli olmadığı Değirmenlik deresinin denizle buluştuğu onlarca Kekova koylarından biri. Yaklaşık 100 metre kadar içeriden geçiyoruz. Bu ince uzun koy aynı zamanda Kekova Adası ve Sıçak yarımadasının arasındaki boğazın tam karşısında. Bu boğazın ortasında da Karakol Adaları olarak da bilinen Kara Ada ve Topak Adaları var. Tempomuz oldukça iyi ve Değirmenlik bölgesini geçtikten 5-10 dakika sonra işaret sorunu olmayan (zaten yanlış bir patikaya girebilmeniz gibi bir ihtimal yok) parkurda yükselerek Üçağız'ı Kekova için yüksek sayılabilecek bir konumda Üçağız'ı tepeden seyretme fırsatını buluyoruz. Deniz seviyesinden buraya kadar yaklaşık 1 km. hafifçe tırmandık ve geniş sayılabilecek patikalar arasından buraya geldik.

Üçağız'ı tepeden gören bir noktadayız.

Çıkışımız devam ediyor ama zor değil.

Değirmenlik mevkiisindeyiz. 

Bolca zeytin ağacının olduğu geniş sayılabilecek bir patikadan yürüyoruz.
En azından dikenli bölgeleri arkamızda bıraktık.

Aperlae bölgesine doğru ilerliyoruz.

Zor olmayan kısa çıkışımız 10 dakika daha sürüyor ancak bu sefer patika biraz daha dar ve kayalık haline geliyor ancak yürümek zor değil. belki de biz adapte olduk doğal ortama. Kimbilir? Yükseldikçe eskiden çoban yerleşimi veya ağıl olarak kullanılmış taş bina ve bahçe duvar yıkıntılarının olduğu bir bölgeye varıyoruz. Düz patikada ilerlemeye başladığımız anda inanılmaz bir kara sinek akınına uğruyoruz. Yüzbinlerce, milyonlarca... Anlatılamayacak kadar çok. Her yerdeler, kaçış yok. Kulağımıza, gözlerimize, burnumuza, kollarımıza heryere hücum ediyorlar. Bir ara yoğunluk o kadar artıyor ki boğazımıza kaçacak diye nefes alabilmemiz bile çok güçleşiyor. 

Uzun bir düzlüğe varıncaya kadar, bir bakşa deyişle yıkık ev ve ağılları geçene kadar çilemiz devam ediyor. Yürüdükçe sonuna geleceğiz biye zannediyoruz ancak nafile. Etrafta da otlayan hayvanlar var. Sineklerin sebebi kesin bunlar olsa gerek veya yıkık ağıllarda bu sinekleri burada üretecek miktarda gübre var. Bu arada buralarda gözümüze telefon direkleri çarpıyor. Muhtemelen Aperlae'deki yerleşime giden hatlar bunlar.

Sinek çilesi başlıyor.

Sinek çilesinin tam ortasındayız. Fotoğraf çekebiliyor olmak bile şans.

Kıpkırmızı toprak önümüze patika oluyor.

Buralardaki binalarda kalan yok genelde ağıl görevi görüyor.

Kekova'nın yağmuruna çamuruna şahitlik etmiş yaşlı bir ağaç.
Bu kadar bodur ağacın arasında çok farklı ve özel duruyor.

Kulaklarımızda sinek vızıltısı, tepede güneş, toz toprak içinde dakikalarça yürüyoruz adeta koşarcasına. Sinek bulutu etkisini çok geniş bir düzlüğe ulaşmadan önce yıkıntıları arkamızda bıraktıktan hemen sonra yitirmeye başlıyor. Düzlüğe varmadan sinek kolonisinin sınırlarının bu bölgeler olduğu anlıyoruz, artık ortalık sessiz. Yaşını başını almış ağaçlar bu düzlükte tek başlarına yıllara meydan okuyorlar besbelli. Kimbilir kaç gezgini, kaç çobanı gölgeledi bu güne kadar? Geniş düzlükte tek tük hayvanlar ve sarnıç tarzı su toplama havuzlarını görüyoruz. Kekova'da bu tür havuzlardan onlarca var. Bugünün şartlarında içerisinde toplanan su kullanılacak gibi değil ama hayvancılıkla uğraşanlar hatta burada yaşayanlar için bu tür havuzlar kurak geçen aylarda susuzluğa tek çare. Bunu 1 saat sonra mola vermeyi düşündüğümüz Purple House'da daha iyi anlayacağız.

Geniş düzlüğü geçtikten sonra tüm Likya Yolu yürüyüşümüzün ilklerinden birini yaşıyoruz. Büyükbaş hayvanla karşılaşıyoruz. Komik gelebilir ama şaşırmamak elde değil. Yolculuğumuz boyunca keçi ve koyun haricinde değil büyükbaş, küçükbaş hayvan bile görmedik. Bu bölgeler için keçi biçilmez kaftan ama küçük bir dana yavrusu arkamızdan bizi uğurlayana dek şaşkınlığımız devam ediyor.

Sinek istilası bitti. Yolumuz şimdi daha rahat.

Bu su kuyuları, sarnıçlar bu bölgede hala bir gereksinim.

İşaret sorunumuz da yok.
Yürüyüşümüz oldukça keyifli devam ediyor.

Trene bakan, Likya Yolu boyunca gördüğümüz ilk büyükbaş hayvan.

Sıçak Yarımadasına doğru yaklaşıyoruz.
Bu sefer iniş başladı.

Düzlüğü arkamızda bıraktık. Patika yeniden taşlık ve dar hale geldi. Patika bizi hafifçe denize doğru, karşıda zirvesini gördüğümüz Sıçak yarımadasına doğru indiriyor. İnişe geçtiğimiz sırada 3 kişilik bir turist grubu ile karşılaşıyoruz. Amerikalı olduklarını öğrendiğimiz bu Likya Yolu gezginleri hallerinden gayet memnunlar. Bize kalan yolu ve yol durumunu soruyorlar, onlara can havliyle söyleyebildiğimiz tek şey hemen ileride milyonlarca karasinek olduğu. Şaka bir yana 5 dakikalık kısa sohbetin ardından biz de mola vermeyi planladığımız Purple House'a çok yolumuz kalmadığını öğreniyoruz ve yola koyuluyoruz yeniden.

Bu bölgede işaret sorunu da yok.

Sahile doğru iniyoruz.

Ayakta, çanta çıkarmadan soluklanma molası.

Bekle bizi Aperlae!!!

Yol ağaçların arasından devam ediyor ve turistlerle vedalaştıktan 10-15 dakika sonra karşımızda Sıçak yarımadası ve doğusunda kalan koyu görmeye başlıyoruz. Kısa bir yürüyüşün ve deniz seviyesine inmemizin ardından da deniz kenarında bir kulübe ve önünde bağlı tekneyi de görüyoruz. Kaynaklarda burada su bulabileceğimizi söylemişlerdi ancak bu küçük yerleşimde hareket görünmüyor. Buralara araç yolu olmadığından ve tüm malzemelerin tekne ile buraya taşındığından 500 ml küçük suya bile fahiş bir fiyat verebilecegimizi yazılı kaynaklarda okumuştuk. Bir ön yargı yaratmak da istemeyiz ama hesaplı da olabilir. Gerçi yanımızda su ve yemek sıkıntımız yok ama yine de bir selam vermek için kulübeye yaklaşıp ses versek de karşılığını alamıyor ve zaman kaybetmeden karşımızda heybetle duran Sıçak Yarımadası'nın batı koyuna yani Aperlae'ye doğru yürüyüşe geçiyoruz.

Deniz yeniden karşımızda.
Sahile iniş başladı.

Sıçak Yarımadasının doğu tarafındaki koya iniyoruz. 

Yeniden denizin dibindeyiz. Ortalıkta kimseler gözükmüyor.

Üçağız yönüne doğru bakıyoruz. Burada bir sakin sakin ömür geçer.

Koy içerisinden bir manzara daha. Aperlae'ye devam etme zamanı.

Kulübe ve iskeleyi arkamızda bırakarak neredeyse hiç mola vermeden ilerliyoruz. Bacaklar, omuzlar, sırt ve ayaklar artık tam anlamıyla antrenmanlı. Formumuzun adeta zirvesindeyiz diyebiliriz, zira tren gibi ilerliyoruz yollarda. Kulübeden ayrılırken patika biraz dar gibi gözükse de 5 dakika bile geçmeden yol iyice düzleşiyor. Hatta yol o kadar dümdüz ki çok ileride Aperlae'de bulunan tek tük yapıları bile görebiliyoruz. Buralarda yürüyor olmak büyük bir keyif. Bulunduğumuz yer bir çanak aslında. Sol tarafımızda haritaya baktığınızda daha iyi anlayacağınız mantar şeklindeki Sıçak Yarımadasının yüksek sayılabilecek blok halde tepeleri (en yükseği 286 mt.lik Kuyubelen ve 196 mt.lik Kısıkbelen bunlardan en yüksekleri), sağ tarafımızda ise bulunduğumuz noktadan gözükmeyen Kılıçlı köyüne çıkan tepeler var. Sıçak Yarımadasındaki tepeler çoğunlukla Maki ağırlıklı bitki örtüsüyle kaplı. Aralarında çam, zeytin ağaçları fark edilebiliyor. Makiler genelde meşe ağırlıklı. Yerleşime kapalı olan Sıçak Yarımadası tamamen bakir güzelliğe sahip. Sıçak Yarımadasının doğu ve batı koylarını birbirine bağlayan boğazdan Aşar Koyu yani Aperlae'ye (Kaş tarafındaki batı koy olan Aşar Koyu) doğru 1.5 km.lik düz bir yürüyüş yapacağız.

Solumuzda Sıçak Yarımadası. Dümdüz bir ovadan yarımada'nın batı koyuna yani Aperlae'ye doğru yürüyoruz.

Burada görünen tek teknoloji:
Eski telefon direkleri

Muhtemelen ağıl olarak kullanılılan eski yapılar.

Yıllara meydan okuyan yaşlı zeytin ağaçları.

Purple House'a yaklaşıyoruz.

Altuğ'un tozlukları burada çok işe yaradı.

Dümdüz arazinin ortasında Aperlae'ye doğru giden telefon direklerle beraber ve direklerin üzerindeki kırmızı beyaz işaretlerin eşliğinde yürüyoruz. Aperlae'ye yaklaştıkça patikanın sağ tarafında yıkık taş kulübeler dikkatimizi çekiyor, yol boyunca bugün çoğunlukla hayvanların su ihtiyacı için kullanılan üstü açık sarnıçlar, daha doğrusu çamur havuzları da var. Aperlae tam karşımızda ve yolun sonunda bizi cennet gibi bir yerin beklediğini nereden bilebilirdik ki. Tempomuz çok güzel ve burayı yürüyor olmaktan dolayı aldığımız haz gerçekten tarifsiz. Aperlae'ye gittiğimizde daha iyi anlayacağız ki buralar son yıllarda klişeleşmiş, üzerine kitaplar düzülmüş "ölmeden önce görmemiz gereken yerler" listesinde kesinlikle olmalı.

İşaretler ve patika bizi direk olarak Purple House'a götürüyor. Neredeyse 100 yılı aşkın tarihi olduğunu öğreneceğimiz dededen kalma eski taş ev karşılıyor bizi. Bu bölgede taş evlerin dizaynı da şekli de birbirine benziyor. Buranın işletmecisi güleryüzlü Rıza Cüce ve buralarda yalınayak yürümeye alışmış tatlı oğlu karşılıyor bizi. Zeytin ağacının gölgesindeki çardağa buyur ediveriyor. Saat 11:20 ve yaklaşık 3.5 saatte Üçağız'dan Aperlae'ye vardık.

Burada hemen hemen
tüm yapılar öyle yıkık halde.

Bir başka su kuyusu daha karşımıza çıkıyor.
Buralarda susuzluk büyük problemmiş. Halen de öyle ama

1.5 km.llik yürüyüün ardından
Aperlae'nin kurulduğu Aşar koyu gözüküyor.

Aperlae'ye ulaştık. Purple House karşımızda.

Purple House

Purple House'da Rıza, tatlı oğlu
ve köpekleri tarafından karşılanıyoruz

Tozlukları ve ayakkabıları çıkartıp yaşlı zeytin ağacı gölgesindeki çardakta dinleniyoruz. Çevrede geceden kamp yapmış, Aperlae'nin keyfini çıkartan yabancı turistler var. Rıza ne içeceğimizi sorduktan sonra sularımızı bitirmemek için bir büyük suyun yanına kahvekolik Altuğ hemen neskafe, Mehmet ise daha once adını bile duymadığı bir otun çayını istiyor. Yıllar önce Kelebekler Vadisinde ve Kabak Koyunda hissettiğimiz o özgürlük duyguları etrafımızda. Çok çok eskilere gitmeden oraların 80'li, 90'lı yıllarını yaşamış olanlar daha iyi anlayacaklardır ne demek istediğimizi. Daha oralar tam anlamıyla keşfedilmemişken, sakin sakin oturur sadece etraftaki böceklerin ve rüzgarın sesini dinler, yarı uyuklayarak huzur içinde günlerimizi geçirirdik. Aperlae da aynen bu hissi bize veriyor. Sadece bilenlerin geldiği veya Likya Yolunu yürüyen gezginlerin nefeslenmek, birşeyler atıştırmak veya 1-2 gün bedenlerini yeniden şarj etmek için mola verebildikleri, motorlu taşıt sesinden kirlenememiş bir vaha sanki.

Rıza’nın küçük oğlu gördüğümüz en özgür çocuk. Bütün gün doğanın içinde kedilerin, köpeklerin peşinde, mutlulukla büyüyüp gidiyor. Rıza burada kurduğu düzenle kendi ayakları üzerinde duran, ne yaptığını bilen bu topraklarda doğmuş iyi bir insan. Suyunu kışın birkaç ay yağan yağmur sularından elde ederken, elektriğini de buralara yolu düşmüş bir Alman turistin sonradan ona posta yolu ile hediye olarak göndereceği akülü küçük bir rüzgar gülünden karşılıyor. Hemen gözümüzün önünde pırpır dönüyor. Buzdolabı 12 Voltluk, elektriği el lambalı, odun ocakları ve laptopu var ama interneti cep telefonları tek nokta çektiği için çok performanslı değilmiş. Geceleri biraz hızlı oluyormuş. İki nokta çekim performansı. Yeterince doğal şartları var.

Purple House'un sayısız turisti ağırlayan bahçesi

Likya Yolu'nu yürüyen burada
mutlaka duruyor ve mümkünse konaklıyor.

Sessizlik ve huzur. Burada hepsi fazlasıyla var. Bu bölge turist açısından oldukça hareketli denebilir. 10-15 dakikada bir turist geliyor ve neredeyse herkes burada bir mola veriyor. Rıza ve eşi buradan yolu geçen turistleri yine turistlerden öğrendiği akıcı sayılabilecek ingilizceleri ile "Hello would you like a drink? Tea coffee, coke, beer?" şeklinde karşılıyorlar.

Rıza bize buranın tarihinden biraz bahsediyor. Buradan çıkan bir deniz kabuklusundan elde edilen mor renginin kumaş boyası için kullanıldığını ve avrupada Vatikan dahil çok yere gönderildiğini söyledi. Bu aynı zamanda tarihteki ilk doğal kumaş boyasıymış. Tabii bu bir çeşit canlı katliamı aslında. Hala bu kabukluları burada görebilmek mümkün ancak boya oprasyonu yok tabii. Hatta Rıza burada temelli olarak yaşamaya başladığında bu duruma o kadar üzülmüş ki önündeki denizden balık bile yakalayıp yemiyor. Hatta sütünden yararlandığı keçiyi bile kesip yiyemiyor. Kısacası vejeteryan olmuş diyebiliriz. Buranın adını Purple (Mor) House koyduğuna sonradan pişman bile olmuş ama iş işten geçmiş çünkü yerli yabancı tüm kaynaklara işletmesinin adı Purple House olarak girmiş bile.

Bize Aperlae için yazılmış bilimsel makaleleri getirip gösteriyor ve bizden daha fazla makale elde edip edemeyeceğimizi kendisine yardımcı olmamızı istiyor. memnuniyetle kabul ediyoruz. Altuğ makalenin arkasındaki referansların fotoğrafını çekiyor. Aperlae ile ilgili yazımızı yazdığımız tarihe kadar Altuğ 10'a yakın makale bulmuştu ve kendisine küçük bir hediye ile Üçağız'da yiyecek, içecek aldığı bakkala bunları göndereceğiz.

Rıza'nın bize gösterdiği, gözü gibi baktığı  makale.
Kendisine yenilerini göndermek için söz verdik.

Yürüyüş performansımızın iyi olduğunu anlayan Rıza Boğazcık'a en fazla 2-2.5 saatlik yolumuzun kaldığını söyleyince Aperlae'de biraz daha zaman geçirebileceğimizi düşünüyoruz. Çardakta bir süre dinlendikten sonra fotoğraf ve keşif için etrafta kısa bir yürüyüşe çıkmaya karar veriyoruz. Keşke zamanımız olsa da şnorkel yapabilsek çünkü burası şnorkel için ideal bir yer. Rıza'dan şnorkel temin etmek mümkün. Zira Aperlae'nin bulunduğu Aşar Koyu'nın suları altında batık bir şehir var. Ne yazık ki, 2.5 saatimiz bile kalmış olsa akşam Boğazcık’da olmak için vakitlice yola düşmemiz gerekiyor.

Sahile giderek fotoğraflar çekiyoruz. Denize gömülü tarih, surlar, lahitler arasında geziniyoruz. Sahildeki iskelenin önünde güneşlenen turistler ve şnorkel yapan turistler de var. Masmavi bir deniz var önümüzde. Cennette gibiyiz.

Aplerlae sahilinde gezi zamanı.

Sabah uyanıp şu evde uyanıp önünden
denize girmek ne kadar güzel olurdu.

Her yer lahit ama şehrin önemli
bir bölümü sular altında

Aşar Koyu (Aperlae) sahili

İsteyenin binebildiği
Purpe House'a ait motorsuz tekne.

Aperlae antik kenti manzaraları

Aperlae antik kenti manzaraları

Farklı türden kaya mezarları da de görebilmek mümkün.

Gözün görebildiği her yerde kaya mezarları var

Aperlae antik kenti manzaraları

Kaya mezarı kesiti

Lahit harici farklı yapılar da görebilmek mümkün.

Yıllara meydan okuyan lahitler.

Aperlae antik kenti manzaraları

Yukarıda surlar da göze çarpıyor.

Karşıda Sıçak yarımadası ve Aperlae sahili

Sıçak yarımadası ve deniz manzaralı
bir kaya mezarı

Batık şehiri gezen turistler var

Aperlae'deki iskele ve karşımızda Sıçak Yarımadası

Şnorkel yapma imkanınız varsa mutlaka Aperlae'de yapmanız gerekiyor.

Biz şnorkel yapamadık ama siz yapın.

Göl gibi deniz. İsterseniz bununla da gezebilirsiniz.

Mehmet Aperlae'de mahsur kaldı!!!

Aperlae sahili

Aperlae'nin yalnız kayığı: Mutlu 2.

Tekrar çardağa dönüyoruz ve bir çay molası daha verip öğle yemeğimizde özlediğimiz ton balığı konserve lezzetine yeniden kavuşuyoruz. Bu arada Boğacık yönünden gelen sırtında bizim çantalardan kat be kat ağırlıkta sırt çantası ile yaşlı Alman turist çıkageliyor. Çantasını sırtından resmen yere atıyor ve Rıza'nın ne içeceğini sormasına fırsat vermeden “beer????” diyor. Gelir gelmez eline aldığı birayı adeta tek nefeste mideye indiren ve hemen bizimle sohbete koyulan bu Alman turist, Likya Yolunda karşılaştığımız en renkli simalarından biriydi desek abartmış olmayız. Unutulması zor bir sohbet anı daha hafızalarımıza kazınıyor. Siması Ara Güler'i andıran bu güler yüzlü Alman'a "ihtiyar" demek küfür etmek gibi olur kendisine. Tek başına buralarda bu kadar yüklü çanta ile keyifle yürüyor ya söyleyecek sözümüz yok. Bavyera'lı bu ihtiyar delikanlı 5 dakika içerisinde 2 birayı mideye indiriverdi ve bu kısa süre içerisinde bizi 20 kere güldürmüştür herhalde.

Purple House ikonu.

Aperle'de konaklama imkanı çadır şeklinde.

Gelirgelmez birayı yorgun gövdesine
indiren Bavyera'lı turist

Neşen her daim olsun. Sana helal olsun.
Bu yaşta senden örnek alınacak çok şey var

Verdiğimiz 2.5 saatlik mola sonunda aküleri iyice doldurduk. Saat 14:00. Hareket zamanı. Rıza ile vedalaşıp hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmiyoruz. İçtiklerimizi ödemek için harekete geçtiğimizde Rıza bizden kesinlikle para almak istemiyor. Ödemeyi yapamıyoruz haliyle. Toplu bir fotoğraf ve halinden memnun Bavyeralı ihtiyar gezgin ile de fotoğraf hatıramızdan sonra yola devam ediyoruz.

Bu arada Aperlae'den ayrılırken tarihte güneye yani Afrika'ya gideceklerin yola çıkış noktalarından biri olan Aperlae hakkında bazı bilgiler vermek yerinde olur diye düşünüyoruz:

Aperlae, M.Ö. 400'lerde kurulmuş Likya kenti olup Kaş veya Üçağız'dan tekne ile veya Kılıçlı köyünden yürüyerek Apollonia'yı da gördükten sonra ulaşılabilmektedir. Bügünkü Kaş ile Kekova arasında arasında bulunan Sıçak Yarımadası'nın eteklerinde yer alıyor. İsinda, Simena ve Apollonia ile birlikte Likya Birliği içerisinde bulunan Aperlae aynı zamanda birliğin başı olarak da görülür. 

Deniz kenarından başlayan Roma dönemine ait yer yer görkemli surlar, aralıklı kulalerle takviye edilmiştir. Surların dışındaki kalıntılar Bizans sonrası dönemden kalmadır. Surun güney tarafı ise çok harap vaziyette olup iki yanında kulelerle takviye edilmiş bir ana giriş kapısı da bulunuyordu. Kuzeybatı köşesinde bir kilise ve güneydoğu köşesindeki şapel dışında belirli bir yapı bulunmamaktadır.

Aperlae antik kenti manzaraları.

Aperlae antik kenti manzaraları

Aperlae antik kenti manzaraları

Aperlae antik kent manzaralı. Batık bölümü de denizden görülmeli

Aperlae ve Sıçak yarımadası

Surun doğusunda yani "Purple House" tarafında hemen hepsi yuvarlak kavisli kapağa sahip çok sayıda lahit bulunmaktadır. Bunların bazıları erken dönem surları ile sahil arasında yeralmaktadır. Bu alanın daha sonra duvarlarla çevrilen şehre ait olduğu anlaşılmaktadır. Aperlae'nin rıhtımı ve buna bağlı yapılar bugün su altında kalmış olup deniz altındaki görüntüler karadan veya denize girerek çok iyi izlenebilmektedir. Purple House'dan deniz gözlüğü temin edebilirsiniz. 

Henüz kapsamlı bir kazı yapılmamış olan Aperlae'de 1996 yılında Maryland Üniversitesi'nden gelen bir ekip tarafından yapılan incelemede şehrin ana geçim kaynaklarından birinin deniz kabuklarından elde edilen mor rengin (Tyrean Purple) üretimi olduğu öne sürülmüştür. O dönemler bu renk sadece Roma'lı asiller tarafından kullanılmaktaydı. Daha sonra mor Vatikan'da üst rütbeli din adamları tarafından kullanılmaya başlandı. Şehrin adı yabancı kaynaklarda Aperlae olarak geçse de Türkçe basılı kimi kaynaklarda Aperlai olarak da geçer.

Aperlae'nin, Ortaçağ'a kadar yalnızca burada yetişen bir tür deniz salyangozundan elde edilen mor boyası ile ünlü olduğu biliniyor. Bizans döneminde soyluların ve hıristiyan din adamlarını kıyafetlerinin boyanmasında kullanılan boyanın elde edildiği salyangoz kabuklarından mor renk elde edim işlemi sırasında çok ağır bir koku meydana gelmesinden dolayı eski zaman seyyahları bu şehrin kötü bir kokusunun olduğundan bahsederler. Aynı zamanda Anadolu’da ilk kumaş boyasının da kullanıldığı yerleşim merkezidir Aperlae.

Rıza ile hatıra fotoğrafımız

Mola verdiğimiz çardak arkada.
Bu saygıdeğer Alman gezginle hatıra çektiermesek ayıp olurdu.

Çıkış başlıyor...

İç geçirerek saat tam 14:00 itibariyle, Rıza’nin “Mutlu2” isimli motorsuz kayığına da selam ederek tekrar yola koyuluyoruz ve az önce fotoğraf çektiğimiz antik kalıntılarınn arasından tepeye doğru tırmanıyoruz. Bu tırmandığımız 360 metrelik Yassıca Tepesi Likya Yolu parkuru üzerinde bulunan Kekova bölgesindeki tek uzun mesafeli, yaklaşık 5-6 km.lik bir tırmanış denebilir. Bir tehikesi yok ama o kadar düz araziden yürüyünce 350 metrelik Yassıca çıkışı dağ gibi gelebilir bazılarına. Çıkış zaman zaman dikleşse de antik kalıntılar, arkamızda bıraktığımız kuşbakışı Aperlae ve Üçağız bölgesinin olağanüstü manzaraları eşliğinde buraları tırmanarak bile yürümek keyif veriyor.

Her yanımızda lahitler. Açık hava müzesinin içindeyiz adeta. Arkamıza sürekli bakarak manzarayı seyrediyoruz. Artık doğaya tamamen ayak uydurmuş vaziyetteyiz. Purple House'dan ayrıldığımız 5 dakika oldu ve o kadar hızlı yükselmişiz ki Aşar Koyu tüm ihtişamı ile gözümüzün önünde. Lahitlerin, dibeklerin, sur ve yerleşim kalıntılarının arasından slalom yaparak rahat bir patikadan, hatta zaman zaman Aperlae'nin binlerce yıla meydan okuyan merdivenlerinden Yassıca'ya doğru yükseliyoruz.

Gözün görebildiği her yerde kaya mezarı var.

Yükseldikçe harika bir manzara karşımıza çıkmaya başlıyor.

Kısa sürelerde mola verip manzara seyrediyoruz.

Yürüdükçe farklı farklı yapı ve objeler
çıkıyor karşımıza. Dibek türü birşey olsa gerek.

Mehmet'ten fotoğraf molası.

Yukarıya çıktıkça merdivenler de önümüze çıkıyor.
Yıllara meydan okyuyan tarihi merdivenler.

Aşar Koyu ve Aperlae'deki batık şehir.

Kaya mezarları her yerde.

Harika manzaralar var.
Seyretmeden yürümeyin

Arkeolog gibi olduk burada.

Surlar ve farklı türden yıkıntılar gözümüze çarpıyor.

Çıkışımız devam ediyor.

İyice yükseldik ama kaya mezarları bitmek bilmiyor.

Roma döneminden kaldığı yazılan sur

halen ayakta kalabilmiş surlar şehri çevreliyor.

Yassıca'ya doğru yavaş yavaş yükselerek Aperle'den uzaklaşıyoruz.

Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüşün ve halen ayaktaki surlara çok yakın bir noktadan geçerek tavanı kemerli ancak çoğunluğu çökmüş bir sarnıcın dibinden geçiyoruz. Aslında suyun dolu olduğu tüm yapı sarnıç olmayabilir zira su içerisinde kapılar da göze çarpıyor. Bu bölgede daha önce kazı yapılmadığı aşikar ve gün ışığı ile buluşmayı bekleyen önemli bir tarih hazinesi yatıyor.

10 dakikalık bir yürüyüşün ardından halen aktif bir ağıl olarak kullanılan yapılara geliyoruz. Buradaki ağılların da çok yakın zamanda inşa edildiğini sanmıyoruz açıkçası. Sürekli yenilenerek bugünlere gelmiş olmaları kuvvetle muhtemel. Çünkü sarnıçları bile var. Zeytin ağaçları gölgesindeki, muhteşem manzaraları ile bu binalarda bir ömür sessiz sedasız geçer diye düşünmeden edemiyoruz bir an. 

Burası sarnıç değil muhtemelen. Yerin altında
kilise türü bir yapı var

Bu yapının tavanı kemerli.
Hatta oda bile göze çarpıyor.

Bu evlerde konaklama yok. Ağıl amaçlı kullanılıyor besbelli

Bu bölgede biririne benzer 4 yapı var.

Çıkışımız döne döne devam ediyor.

Temizliği tartışılabilecek bir su kuyusu
da bu civarda karşımıza çıkıyor.

Yaklaşık 1.5-2 km.lik bir çıkışı tamamladık ve evlerin hemen dibinden ve sarnıcın hemen yanından kıvrılarak yolumuza devam ediyoruz. Patika giderek yükseliyor ve kafamızı kaldırdığımızda hemen önümüzdeki tepenin arkasına geçeceğimiz belli oluyor. Artık yeryüzü şekillerini ve bizi ne beklediğini de az buçuk kestirebiliyoruz.

Yerleşimi arkamızda bıraktık ve yeniden doğa ile baş başayız. Kayalık sayılabilecek çok zor olmayan bir patikadan konuşa konuşa tırmanıyoruz. Tırmandıkça manzara daha bir kuşbakışı hale geliyor. Evleri arkamızda bıraktıktan 15 dakika sonra arkamıza baktığımızda Aperlae bulunduğumuz konumdan görünmüyor ancak Sıçak yarımadasının doğu koyu yani iskelenin bulunduğu koy, yarımada'nın doğu burnu olan Sıçak Burnu, burunun tepesindeki 196 mt.lik Kısıkbelen Tepesi, Topak, Kara ve Kekova Adalarını çok güzel bir konumdan görebiliyoruz. Manzaramız çok güzel olunca burada su ve manzara molası veriyoruz. Çok fazla zaman kaybetmeden çıkışımıza kaldığı yerden devam ediyoruz. Tempomuzu yeniden düzenliyoruz ve yaklaşık 20 dakikalık dar, taşlık ve dikenli sayılabilecek bir patikadan ancak fazla rahatsız etmeyen bir yürüyüşün ardan keçi seslerini duymaya başlıyoruz. "Çok yakınımızdalar galiba" derken hemen önümüze içlerinden biri çıkıveriyor. 

Tırmanışımız devam ediyor.

Aperlae iyice aşağıda kaldı. Karşımızda Sıçak yarımadası

Üçağız tarafı da Yassıca Tepesine yükseldikçe görülebiliyor.

Çıkış tepelere çıktıkça kayalık hale geliyor.

İşte Kekova'nın gerçek bekçileri. Selam etmeden olmaz.

Sonuçta onların mıntıkasındayız. Selam vermeden yola devam edemeyiz. Selamımızı verip benzer zorluktaki taşlıklı çıkış devam ediyor. Kuzeybatıya doğru yürüyoruz ve çıkışın sonuna yaklaştığımızın farkındayı çünkü keçiyi gördükten 10 dakika sonra tepeye ulaşmak üzere olduğumuzu düzleşmeye başlayan patikadan anlıyoruz. Bu arada Yassıca Tepesinin arkasına geçtiğimizde resmen başka bir basınç sistemine girdiğimizi fark ediyoruz. Aperlae tarafı ne kadar sıcak ve durgunsa, tepenin arkası da bir o kadar esintili.

İlerleyip zeytin ağaçları gölgesindeki bir sarnıca daha varıyoruz. Burası da hayvanlara su çekilen aktif sarnıçlardan biri. Suyu içilir mi bilinmez ama bulunduğumuz nokta Kılıçlı Köyüne yakın sayılabilecek bir nokta. Dolayısıyla temiz olmadığı aşikar olan suyu zorunlu olmadıkça kullanmak mantıklı bir hareket olmasa gerek.

Moladan sonra çıkışımız devam ediyor

İşte bir su kuyusu daha. Temiz olduğunu sanmıyoruz.

GPS'e göre 1 km.lik bir yolumuz kaldı bu tepeyi aşmamız için. zaten patika artık yorucu derecede dik değil ve araç yolu sayılabilecek genişlikte açılmış durumda. Karşımızda bulunan 500 mt.lik Kartalbaba, Kören ve Geyikören Tepelerinin ardında Kılıçlı Köyü var. Ancak bir Kılıçlı Köyünün yakınından geçerek Boğazcık yönüne sapacağız.

Yaklaşık 10 dakika süren 600-700 metrelik geniş patika çıkışımızın ardından bir açıklığa varıyoruz. Bu açıklığı geçerek işaret sorunu olmayan ince patikalar arasından 5 dakikalık bir yürüyüşle Kılıçlı köy yoluna çıkıyoruz. Tam köy yoluna çıktığımız yerde de lahitler ve yıkıntılarını gördüğümüz bir yapı gözümüze çarpıyor ve deniz seviyesinden 360 mt. ve 5-6 km. süren bu çıkışımız kısa bir mola ile 16:00 itibariyle tamamlanıyor. Buradaki sarı Likya Yolu tabelasında Aperlae 7 km. yazıyor ancak gerçek mesafe 5.5-6 km. civarı.

Çıkış dikliği azaldı. Kartalbaba, Kören ve Geyikören tepeleri
hemen karşımızda. Kılıçlı Köyü bu tepelerin ardında.

Yassıca Tepesine çıktık. Patika rahatladı. Hatıra zamanı.

Sıcakta kendini  gölgeye atmış bir çevre sakini.

Asfalta az kaldı artık yolumuz düz sayılır. İşaret sorunu da yok.

Bir patika bitiyor diğerine bağlanıyoruz.

Bu kadar çıktık karşımıza halen kalıntılar çıkıyor.

Kılıçlı-Aperlae arasını tamamladık. Asfalta çıktık.
Patikayı karıştırınca uzaktan bize doğru yaklaşan köylüye sopacağız.

Patikadan asfalta ama sadece 100 metre yürüyeceğiz.
Köylüye sorduktan onra yeniden patikalara vuracağız kendimizi.

Kısa bir süre de olsa (100-150 metre kadar) köy yolundan yürüdükten sonra yeniden patikalara girerek hemen karşımızda görünen Apollonia antik kentinin de bulunduğu 450 mt.lik Aşartepe'yi geçerek Çataltepe'nin eteklerinden Boğazcık'a inmeyi hedefliyoruz. Saat daha 16:00 ve bir sorun olmazsa 1 saatte Boğazcık'a inebiliriz gibi gözüküyor. Bugünlük son hedefimiz batıdaki Çataltepe etekleri arkasında Boğazcık köyü.

Yola çıktığımız sırada Kılıçlı'ya doğru yürüyen bir köylüye rastlıyoruz. Selamlaştıktan sonra yolumuza devam ediyoruz. Çevrede hayvan otlatan (genellikle keçi) çobanların sesini duyabilmek mümkün. Hatta bir tane kadın keçileri öyle bir ton ve ağız ile çağırıyor ki kahkahalarla gülüyoruz. Yol boyunca birbirimize böyle çığrıyoruz. Gerek bu sene gerekse geçen sene yürüdüğümüzde anladık ki keçiler gerçekten çok akıllı hayvanlar. Sahibinin sesini çok iyi tanıyorlar ve her keçi sahibi böyle garip sesler çıkartarak hayvanlarının kendisini daha çabuk ve kolay tanımasını sağlıyor.

Üçağız'dan buraya kadar en ufak işaret sorunu yaşamamışken yine yerleşime yaklaşınca işaret sorunu yaşamaya başlıyoruz. Asfalta çıkar çıkmaz yolun sağındaki kayalıkların üzerinde ilk ve son kırmızı-beyaz işaretleri görüyoruz. Asfalttan yürüyoruz ancak sağımızda solumuzda işaret aramamıza rağmen işaret göremiyoruz maalesef. Kaos yeniden başlıyor galiba.

Buralarda düzlük alan çok ve işaret görebilmek pek mümkün değil. Karşılaştığımız köylüden ve GPS'ten yardım almaya karar veriyoruz. Köylü bize Likya Yolunun hemen solumuzdaki çayırın üzerinden gittiğini söylüyor. Söyledikleri GPS ile tutarlı olunca işaret aramadan asfalttan düzlüğe yani çayıra doğru iniyoruz. Kısacası Aperlae tabelasından sonra asfalttan 100-150 metre kadar yürüyünce solumuzdaki çayıra bir şekilde iniyoruz. Sağ taraf tepe, bir başka deyişle Kılıçlı köyünün üzerine oturduğu tepenin sırtları 
Çayır üzerinden yürüyoruz ama burası çayır değil aslında. Tam bir kayalık ve taşlık. Ancak boyu bir karışı geçmeyen otlardan belli olmuyor. Adımlara dikkat ederek, son 2 günde ayak burkulma sorunu yaşamamaya çalışarak yolumuza devam ediyoruz. İşaret göremesek de burada bir patika aşikar bir şekilde belli oluyor. Zaten GPS de bu yönde bizi götürüyor. İçimiz rahat.

Asfalttan patikaya inip sola doğru yani denize doğru yürüyoruz.

Mehmet'in davetsiz misafiri

Çayır üzerinden yaptığımız 5 dakikalık yürüyüşün ardından otlar azalıp patika daha belirgin hale geliyor. Bu noktadan sonra da işaret görüyoruz ve içimiz rahatlıyor. GPS'e bir kez daha teşekkür ediyoruz. GPS olmayanlar için özetlemek gerekirse asfalttan çayıra inerken kafanızı kaldırıp karşınızda göreceğiniz tepe Apollonia'nın üzerinde bulunduğu Aşartepe. Aşartepe'nin solundan geçerek arkasındaki Boğazcık'a ulaşacaksınız. Çayıra indikten sonra sola doğru yürüyerek Aşartepe'nin sol cephesine doğru yaklaşmanız gerekiyor. Zaten işaretler de bir süre sonra gözükmeye başlıyor. 

İşaretleri gördükten sonra yaklaşık 10 dakikalık rahat bir patika üzerinden yürüyoruz. Ardından yolun tel örgüler tarafından kapandığını karşımıza dimdik çıkan tellerden anlıyoruz. Üzerinden atlamak anlamsız zira kimse tarafından bu yapılmamış. Burası yeni kapanmışa benziyor çünkü GPS'teki bilgiler bizi tel örgülerin içerisinden götürüyor. Sağa sola baktığımızda tel örgülerin hemen dibinden yukarıya doğru çıkmamız gerektiğini anlıyoruz zira burada belli belirsiz bir patika ve ayak izleri var. Aslında patika denemez çünkü kayaların çok fazla olduğu 50 mt.lik bol taşlı, kayalı tatsız dik bir çıkış. Ancak yapacak birşey yok. Tel örgüleri aşamayacağımıza göre bu çıkışı yapmak zorundayız. Çıktıktan sonra genişçe, ancak genişçe bir patikaya çıkıyoruz. Patika yine belirgin ve tel örgüler solumuzda bize eşlik etmeye devam ediyor. İşaretler tek tük de olsa mevcut. Aşartepe eteklerine ulaştık ve kafamızı sağa yani tepeye doğru kaldırdığımızda açıklık olan yerlerde Apollonia kalıntılarını görüyoruz. 

Az kaldı Mehmet!!! Yürümeye devam.

Yol tel örgülerle kesilince yolun hemen tellerin yanından
devam ettiğini fark ediyoruz.

Tel örgülerden çıkıp telleri solumuza alarak yeni bir patikadan yürüyoruz.

Sağımızdaki Aşartepe'de Apollonia antik kent kalıntıları görülebiliyor

Apollonia antik kenti yukarıda görülüyor.

Bu noktaya kadar özetleyecek olursak asfalttan indikten sonra sola doğru yürüyerek Aşartepe'nin sırtlarına tel örgüler karşınıza çıkana dek 700-800 mt. kadar yürüyorsunuz. Tel örgülerin dibinden yukarıya doğru 50 mt. yürüyerek geniş ve belirgin bir patikaya çıkıyorsunuz.

Patikadan çıktıktan 200 metre sonra sağa, daha dar patikadan içeriye doğru yani Boğazcık yönüne doğru dönüyoruz. Başlangıçta bu inişin bizi Boğazcık'a doğru götürdüğünü düşünsek de bir süre sonra patika sona erdiğinde, hem uzunca bir süre işaretleri göremeyip hem de GPS ile uyumlu hareket edemediğimizi anlayınca duruyoruz ve geriye dönmeye karar veriyoruz. Bu arada solumuzda kalan Aşartepe'de Apollonia kalıntıları bulunduğumuz noktadan daha belirgin görülüyor. İnişe ara verip yukarıya geri çıkıyoruz ve ağaçlar arasından giden bu dar patikadan 100 metre kadar yürüyünce çıktığımız genişçe bir alana geri dönüyoruz. Düşünmek için kısa bir ihtiyaç ve sakinleşme molası veriyoruz zira Boğazcık çok yakında ve acelemiz yok. Bu geniş alanda yıkıntı halinde bir taş yapı da var. Tam bu yıkıntının dibinde gölge bir yerde mola verip tüm ihtiyaçlarımızı giderdik.

Yanlış ve işaretsiz bir patikadayız. İşaret kaosu var.

Geriye dönerek burada mola vererek
harita ve GPS yardımı almaya karar veriyoruz.

Tel örgülerden sonra işaretler tam keşmekeş bir hal alıyor, tek başına buralara gelenlere kolaylıklar diliyoruz, zira işaret kaybetmeden tek seferde burayı geçmek çok kolay değil. Bu durumun sadece bizimle alakalı olmadığını Boğazcık'tan yola çıkıp Aperlae'ye gitmeye çalışan, bu civarda 3. turunu atan gariban bir Alman turisti gördüğümüzde daha iyi anlayacağız. Bu bölgelerde işaretlerin görünür durumda olmadığını da belirtmekte fayda var. 

Aslında bu geniş patikanın bizi neden ara bir patikaya soktuğunu da çözebilmiş değiliz zira bodur ağaçlar arasındaki bu dar patika bizi yeniden geniş patikanın devamına hatta araç yoluna çıkartacak. Muhtemelen sadece Likya Yolu'nu yürüyenlerin kullanmadığı, çevre halkın kullandığı bir patikadayız. Mola verdiğimiz noktadan tekrar yola koyularak ortalıkta tek alternatif gibi görülen başka bir patikaya giriyoruz ve GPS'teki kayıtlarımıza yaklaşmaya başladığımızı farkediyoruz.

Yaklaşık 200 metre yürüyüşten sonra yeniden yukarıda saptığımız, bulunduğumuz noktada araç yolu genişliğine ulaşmış geniş toprak yola büyükçe kayaların üzerinden sekerek çıkıyoruz nihayet. Etrafta başka yol ve işaret gözükmediğine ve GPS kayıtları ile eşleştiğimize göre artık bu toprak araç yolundan Boğazcık'a inmemiz gerekiyor. Başka da alternatifimiz yok. Nihayet bir süre sonra yol üzerinde içimizi rahatlatan işaretleri görüyoruz. Parkurdan farklı bir yol takip etmediğimiz için sevinçliyiz. 

Apoolonia antik kentinin üzerine kurulu olduğu Aşartepe.

Apollonia antik kantinin bir kısmı buradan gözüküyor.

Tüm bu kaosu şöyle özetleyebiliriz: Tel örgülerden çıktıktan ve geniş patikadan devam etmeye başladıktan 200 metre sonra iki patika ayrımına geliyorsunuz. Buradan Boğazcık yönüne olmayan sağ tarafa sapmayıp düz devam yani sol koldan devam ediyorsunuz. Yaklaşık 100-150 metrelik bir yürüyüşten sonra da bu geniş patika Boğazcık yönüne doğru sapmaya başlıyor ve köy yoluna çıkıyorsunuz. Köy yoluna çıktığınızda da bir yol ayrımı var. Aşağıya doğru yani sağdan Boğazcık'a doğru inmeye başlıyorsunuz. Zaten aşağıya doğru yürüdükçe işaretler de karşınıza çıkmaya başlıyor.

Boğazcık tarafından gelecekler için de sarı renkli Likya Yolu Tabelasından yukarıya yaklaşık 1 km. yürüdükten sonra karşınıza çıkacak yol ayrımında sola saparak yolunuza devam ediyorsunuz. Yaklaşık 200-300 mt. sonra solunuzdaki dar patikaya girmeden dümdüz devam ederek tel örgülere ulaşıyorsunuz.

Köy yolundan Boğazcık'a inişimiz başlıyor. Boğazcık aşağıda gözüküyor. Sağ tarafımızda ise Aşartepe'nin sırtlarında Apollonia'ı da daha net görebiliyoruz. Apollonia antik şehri Kılınçlı köyünde Lykia Birliği’ne bağlı olarak kurulmuş bir kenttir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre MÖ 4. yüzyılda kurulduğu anlaşılmaktadır. Şehir "L" harfine benzeyen bir kayalığın üzerine kurulmuş olup, kenti çevreleyen surların bir kısmı ayakta kalabilmiştir. İç kulenin batısında iyi durumda bir Bizans dönemi yapısı ile aynı döneme ait kilise göze çarparken kilisenin batısında tahrip olmuş tiyatro görülür. Hamam ve en ilginç yapılardan olan Heroon 6 prizmal gövdeli mezar anıtı diğer kalıntılardır. Apollonia'nın bir beyin oturduğu müstahkem kalelerden birisi olarak şekillenen bir kent olduğu sanılmaktadır. Kalıntılardan anlaşıldığına göre M.Ö. 4. yüzyılda varlığı bilinen Apollonia'da, Aperlae vasıtasıyla Lykia Birliği içerisinde temsil ediliyordu. Apollonia'ya Kılıçlı veya Boğazcık köyünden Aşartepesine yürüyerek ulaşılabilmektedir. 

İşaret kaosu sonunda bitti ve Boğazcık'a inişe geçiyoruz.

Bugünkü hedefimiz: Boğazcık köyü.

Buralarda yer yer işaretler de var.
Köy yolundan Boğazcık'a iniyoruz.


Yaklaşık 1 km.lik inişin ardından sarı renkli Likya Yolu tabelası tarafından karşılanıyoruz. Boğazcık girişine saat 17:10 itibariyle varıyoruz. Bugünü de kazasız atlatarak son gün yürüyüşümüz için bir an önce konaklama planı yaparak dinlenmek istiyoruz. Aslında Kekova parkurlarında çok uzun yürümedik ama Kaş'taki hayallerimize (dingin geçirmeyi düşündüğümüz 2 tam gün, Likya Yolu tam bittiğinde Kaş'a girişte meydanda bira ve güzel bir rakı balık sofrası) yaklaştıkça heyecanımız artıyor haliyle.

Rıza bizi Boğazcık'ta Ali'nin pansiyonunda kalmamızı önermişti ki Boğazcık'ta tek pansiyon alternatifi. Sonuçta yakın yerdeki insanlar, yani işletmeciler birbiri ile aynı köyden genellikle. Kimse birbirini baltalamak veya kötülemeyi düşünmüyor buralarda.


Ancak bizim niyetimiz Ali'nin pansiyonunda çadır kurup yemeğimizi orada yemek. Artık çok yemekle uğraşmak istemiyoruz. Zaten köy yerinde yiyebileceğimiz kahvaltı, akşam sıcak yemek ve çorba her zaman tercihimiz.



İniş tamam. Tabelaya göre 16 km. yürümüşüz. Doğru rakam.


Boğazcık hatırası.


Rıza bizi Boğazcık'ta Ali'nin pansiyonunda kalmamızı önermişti ki Boğazcık'ta tek pansiyon alternatifi. Ancak bizim niyetimiz Ali'nin pansiyonunda çadır kurup yemeğimizi orada yemek. Artık çok yemekle uğraşmak istemiyoruz. Zaten köy yerinde yiyebileceğimiz kahvaltı, akşam sıcak yemek ve çorba her zaman tercihimiz.



Boğazcık girişinde Ali'nin pansiyonunun tabelasını görüyoruz ve gün ışığını kaybetmeden bir an önce yerleşip biraz dinlenebilmek için hareket ediyoruz Boğazcık içerisine doğru. Yarın sabah yine bu noktadan diğer yöne yani sahile doğru yürüyerek önce Limanağzı sonra Kaş'a ulaşacağız. Tam bu sırada tabelanın orada Renault Toros arabası ile bir adam duruyor ve aramızda ne yapacağımızı konuşurken kendisinin pansiyon sahibi Ali olduğunu ve hemen ilerideki pansiyonunda konaklayabileceğimizi, hatta çadır da kurabileceğimizi söylüyor. Kendisinin akşama kadar bir işi varmış dolyısıyla 2-3 saat sonra geri gelecekmiş ama eşine kendisini gördüğümüzü söylememizi istiyor ve bizi pansiyonuna yönlendiriyor.


Sarı renkli Likya Yolu tabelaları. Altuğ Pansiyoncu Ali ile konuşuyor.

Boğazcık girişindeki pansiyon tablelası. Ev bu noktadan 200-300 metre ileride.

Tam aramızda konuşurken yukarıdiki yazılarımızda anlattığımız, bulunduğumuz noktadan bugün 3. kez geçen, yukarıda işaret kaosu yaşayan Alman turist geliyor. Gece Ali'nin pansiyonunda kalmış. Ali çat pat İngilizcesi ile tarif etmeye çalışırken az önce yaşadıklarımızı ve yürünmesi gereken yolu Alman turiste tek tek anlatıyoruz. Ali'ye "bir daha dönersem akşam yine sende kalırım" diyor. Ali'nin işine gelebilir ama tüm gününü Boğazcık çevresini tavaf ederek harcamak hoş bir durum olmasa gerek. Turist oflaya puflaya bir kez daha yolu bulmak için son bir şansla kan ter içerisinde tepelere vuruyor kendini. Dediğimiz gibi Boğazcık'a inişin başladığı tepede bir işaret sorunu olabilir. Bunu yaşamamışlar olabilir ama yaşanması kuvvetle muhtemel.

Boğazcık içerisinde Ali'nin pansiyonuna doğru gidiyoruz. Köyün girişinde üzeri açık sarnıçlar gözümüze çarpıyor. Bu bölgeler su açısından oldukça kurak hatta yakın zamana kadar su sıkıntısı çekmiş, şebeke suyu geldiğinde adeta bayram etmişler. Ali'nin eli ile tarif ettiği eve ulaşıyoruz. Ali'nin eşi bahçe ile ev arasında vızır vızır çalışıyor. Tipik bir anadolu aile düzeni. Kadıncağız kendini paralarken, akşam eve gelen Ali bahçede tuğlaların üzerinde oturmuş suratını ovuşturarak bugün ne kadar yorulduğunu anlatıyor.

Boğazcık girişindeyiz. Her yerde su kuyusu var.
Bu geniş su kuyularından da var.
Karşıda Aşartepe gözüküyor.
Ali'nin pansiyonuna geldik. Ayakkabılar çıktı. Dinleniyoruz.

Ali'nin eşi çadırımızı bahçede kapının hemen önündeki betonun önüne kurabileceğimizi söylüyor. Yağmur, rüzgar olmadığı için çadırı sabitlemeye gerek yok. Bu arada çok acıktığımızı da söylüyoruz. Sıcak bir çorba istiyoruz. Ayrıca dünden pişirdiği kurufasülye ve pilava hayır demiyoruz. Sıcak yemek ve çorba bizi kendimize getirecek. Çadırı nasıl olsa kurarız diyerek yemek hazırlanana kadar hiçbirşey yapmadan bahçede betona yığılıp kalıyoruz. Ayakkabılar çoraplar çıkıyor. İkimizde de geçen 8 günün yorgunluğu var. Bunu Boğazcık'a erken varıp dinlenmeye fırsat bulunca daha iyi anlıyoruz.

Dinleniyoruz. 8 günün yorgunluğu çökmüş vaziyette.

Yorgunluk yüzünden okunuyor Mehmet'in


Altuğ'da benzer durumda. Az yürüdük ama yorgunluk çöktü.


Son gün yürüyüşümüz için çantaları düzenliyoruz.

Akşam çöktükçe herkes hayvanlarını ağıllara getirmeye başlıyor. Yorgunluktan adeta çökmüş haldeyiz. Bitkin bir şekilde bahçede yavru keçileri izliyoruz. Keçilerin peşinden koşan çocuklar. Bahçede sürekli bir hareket var. Tavuk sesleri. Hayvanları gece barınaklarına sokmak gibi uzun işler var. Sonuçta burası bir köy yeri. Zaman zaman ne kadar özensek de buranın da kendine göre zorlukları yok değil. yavru keçilerin anneleri yavruları bıraktığı için hayvanlar doğuştan bugüne kadar kendilerini biberon ile besleyen Ali'nin eşini anne bilmişler. Kadıncağız ne derse onu yapıyorlar. Gel diyor geliyorlar. Git diyor gidiyorlar. Kadın eve girerken bile arkasından gelmek istiyorlar.

Boğazcık'ın kendince eğlenen tatlı çocukları


Yavru keçiyi yedirebilmek için birbirleri ile yarıştılar,
sonunda bu şeker kız kazandı yarışı.


Herkes halinden memnun.

Sofra öncesi çay içyoruz. Ardından yemekler ısınıyor ve harika bir sofra kuruluyor. Gelen tüm yemekleri şuursuzca yiyiyoruz. Salata, zeytin, kurufasülye, pilav, çorba hatırlayabildiklerimizden bazıları. Bu arada buralarda zeytin neredeyse her öğünde sofradan eksik olmuyor.

Biz yemeğimizi yerken Ali çıkageliyor. Yorgunluğumuzdan olsa gerek çok uzun uzun konuşacak halimiz yok. Ancak Boğazcık'ta tek gibi görünen bu pansiyonda çok sayıda tursit ağırladığını söylüyor. Örneğin yarın büyük bir yerli turist grubu burada kalmaya gelecekmiş. Kendileri ile yarın yürürken karşılaşıp tanışacağız zaten. 

Ali'nin eşi ve keçilere süt zamanı.


Ali sonunda eve geldi ve tüm gün çok yorulduğunu anlatıyor.
Herkes güleryüzlü canımız sıkılmıyor.


Yavru keçi ve annesi: Ali'nin eşi.


Koskoca sütü hemen bitiriverdi.
Ali'nin eşi nereye giderse onlar da peşinden oraya gidiyorlar.

Hızlıca çadırımızı kuruyor ve kendimizi yarınki son yürüyüşe hazırlıyoruz. Ali'nin eşi yarın sabah kahvaltı isteyip istemediğimizi sorduğunda kahvaltı edeceğimizi söylüyoruz. Güzel bir kahvaltı ile yarınki yürüyüşü öğlen ufak atıştırmalar ile tamamlayabiliriz. İhtiyaçlarımızı gideriyor, bahçede insanlarla sohbet ediyoruz. Aslında yorgunluk iyice bastırdı ve hava da karardı. Akşam oluyor, içeride çaya davet ediliyoruz ancak Mehmet çadırda kalacağını söylüyor. Altuğ iki bardak çay içerek çadıra dönüyor ve yarınki zorlu yürüyüş için şarj olmaya başlıyoruz. Nefis bir akşam yemeği, bahçeye kurulan çadır ve patlak matına acıyıp Ali'nin eşinin verdiği battaniye ile yol boyunca ilk kez yumuşak zeminde yatma fırsatı bulan Mehmet. Bu gecenin anısı da bu olsun...

Hüzün çöküyor. Bu gece çadırdaki son gecemiz (ancak yanılıyoruz, her ne kadar Atuğ “Kaş Kamping arayıp yer ayırtalım. 1 Mayıs haftabaşı tatil” dediyse de, Mehmet’in “boşver bu mevsimde koca kamping dolu olmaz” demesinin cefasını çekeceğiz. Koca bir Alman turist grubu kampingi istila edince (sahildeki şezlonglar bile doluydu) gene çadıra talim olacağız, hatta çadırımız olduğuna "buna da şükür!!!" diyerek...

Üçağız da dahil olmak üzere Kekova'daki ikinci gecemizde de nefis bir uyku çekiyoruz. Buranın barış ve huzur dolu havası bizi buralara daha çok bağlıyor. Likya Yolu'nun en çok merak ettiğimiz parkurlarından biri olan Kekova gerçekten çok özel. Bunun en önemli sebeplerinden biri 1. derece SİT alanı olması sebebiyle araç ve yapılaşmaya kapalı olması...