a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

26 Mayıs 2011 Perşembe

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).

Herşey -tam 1 sene önce- 2010 yılının 1 Mayıs günü yürüme potansiyelimizi test etmek için İzmit/Kandıra otoban çıkışından Kerpe’ye kadar yürümeye karar verdiğimizde başlamıştı. Bu uzun metrajlı yürüyüşün hastanede biteceğinden habersiz, yaklaşık 55 kilometrelik yolu 12 saatte yürümüştük. Yürüdük yürümesine ancak Altuğ’un gözü bir mola sırasında lensten kaynaklı feci bir virüs kapmış, ertesi gün Kerpe’de sabah uyandığımızda gözü göremez durumda bembeyaz olmuş, apar topar dönüp İzmit Göz Hastanesi, İzmit Acıbadem derken günü Cerrahpaşa’da bitirmiştik. Altuğ, enfeksiyonun boyutu ve görme kaybı tehlikesi yüzünden 1.5 aya yakın hastanede yatmak zorunda kalınca bizim Likya yürüyüşümüz de 2011 yılına kalıyordu.




2011 baharı geldiğinde ise bu sefer sıra Mehmet'e gelmişti. Bu sefer de Mehmet diş ağrılarıyla boğuşur hale gelince, Likya Yolu da piramitler gibi lanetli mi diye şakalaşır olmuştuk. Tek çözüm dişeti ameliyatı olmak olunca Mehmet ister istemez (herşey Likya Yolu için) dişçi koltuğuna şöyle bir uzanıyor, biraz antrenmansız da olsa yürümeye bedenen hazır hale geliyordu.

Sonuç olarak 2 sene önce başlayan hayallerimizi hastalık, bahane demeden gerçekleştirmek üzere sonunda!!! yola çıkıyoruz. Son gece sanki ÖSS sınavına girecekmişiz gibi uyumakta zorluk çektik. Hani yukarıda yazdıklarımız ve son dakika aksilikleri hep aklımızın bir kenarında.

Geçen sene göz enfeksiyonum, bu sene de Mehmet'in diş operasyonu yüzünden lanetli gibi görülmeye başlanan yürüyüş için son gün dimdik ayaktayız.

26.Mayıs.2011 Perşembe sabahtan işlerimize gidiyoruz, öğleden sonra evlerimize gidip yolculuk için çantalarımızı alıyoruz. Buluşma yerimiz Dalaman Havaalanı. Ben Sabiha Gökçen, Mehmet Atatürk'ten uçaklara atladığı gibi Saat 22:30 itibariyle Dalaman havaalanında Grup Emmoğlları'nın buluşması gerçekleşiyor.

Havaş'ın servisleriyle Fethiye otogarına, ardından taksiyle herşeyin başlayacağı Ovacık'a gidiyoruz. Saat 23:45 gibi Ovacık'tayız.

Ovacık İngilizlerin yoğunlukta olduğu ufak bir kasaba gibi. En azından akşam vakti öyle gözüktü gözümüze. Karnımız aç. Yesek mi yemesek mi diye düşünüp yolun başına doğru yürürken en azından buluşmamız şerefine bira içelim diyoruz. Boyuna yarım kesilmiş bir varilin içerisinde gürül gürül yanan ateş eşliğinde gayet hesaplı (50lik bira 4 TL!!) 3er birayı keyifle götürüyoruz.

Gece serinliğinde biralarımızı içerken muhabbeti bitmek bilmeyen İngiliz teyzelere çantalarımızın ağırlıklarından ve planladığımız yolun uzunluğundan bahsedince gözleri yuvalarından fırlıyor. Yürüyüşümüz süresince yolda gördüğümüz herkes Likya Yolu yürüyüşçülerine alışkındı ancak çantalarımızın her biri ortalamanın çok üzerinde (22-24 kilo civarında) olması ve en kısa sürede (6.5 günde Ovacık'tan Kaş’a) en fazla yolu yürümeye çalıştığımızdan herkes garip garip bakmaya başlıyordu. Hatta çantaları el yordamı ile tartanlar tereddüt etmeden planladığımızdan çok daha uzun sürede varacağımızı söylüyordu. Planımız 6.5 günde Ovacık'tan Kaş’a yürümekti.

Yürüyüş sırasında en önemli KURALIMIZ ne olursa olsun 1 metre bile olsa Kate Clow’un rotasından dışarı çıkmamak ve asla motorlu bir taşıta binmemekti. Bunu da başaracaktık. 8 gün boyunca motorlu taşıta binmeden, sırtımızda çadırımız sadece ayaklarla yer değiştirmek yıllar sonra hatırladığımız, unutulmuş güzel duygulardan biriydi.

Ovacık'ta ateş başında devam eden muhabbetimiz ateşe atılan Zeytin ağacı kütüğünün için için yanmasıyla sona eriyor (Sona ermesinin sebebi bizde kalsın). Zaten tüm günün yorgunluğu da çöküyor üzerimize.

Artık yollanmanın vakti geliyor. Likya yolunun hemen başından başladığı Montana Pine Resort'un yol tarifini alıyoruz. Sabah saat 6'da yola çıkmayı planlıyoruz. Likya Yolu tabelasının tarifini alıp yarım saatlik bir yürüyüşle herşeyin başlangıcına ulaşıyoruz. Gece karanlığında bile görünen kocaman "Likya Yolu" tabelası heyecanımızı iyice arttırıyor. Hava serin ancak çadır kurmamıza gerek yok. Mat ve üzerimize örtünecekleri çantalardan çıkartıyor, sabahın köründe Montana Pine Resort'a giden su kamyonunun gürültüsüyle uyandırılacağımızdan bihaber ağaçların dibinde uyuyakalıyoruz.