a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

29 Mayıs 2011 Pazar

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
3.GÜN PARKUR DETAYLARI:
Başlangıç: 08:00
Bitiş: 19:30 (verilen tüm molalar dahildir)
Toplam mesafe: 25 km.
Su: Köylerden geçtikçe sularınızı tazeleyebilirsiniz. Bu parkur üzerinde Dodurga, Bel ve Gavurağılında su var. Yerleşimler arasında belirgin su kaynağına rastlamayacaksınız ancak Bel'den önce ve sonra çok ihtiyaç olursa size su ve gerekirse yemek de verebilecek tek tük evler var. Belceğiz köyüne uğramadığınız için Bel'den sonra mutlaka suyunuz tam olsun. Zira Gavurağılı inişi uzun ve susuz. Gavurağılı'ndan sonra Pdynee'ye inen tepeyi aşmak için yükselmeye başladığınızda orman yolu üzerinde yol üzrende görünen 2 adet kaynak var. En belirgini ilaçlı orman havuzunun yanında. Tepeyi aşıp Pdynee'yi de ziyaret edip Özlen Çayı'nı geçtikten sonra yemek, içmek gibi derdiniz kalmıyor. Her yer yerleşim ve sera.
Yemek: Dodurga Köyü'nde (Sidyma) her türlü yemek ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Dodurga, Bel, Gavurağılı hatta Pdynee civarlarında bakkal yok. Eğer yaz vakti yürümüyorsanız en yakın bakkal Özlen Çayı'nı geçtikten 2-3 km. sonra. Kısacası bu parkur üzerinde bakkal yok. Ancak Dodurga ve Bel köyünün insanları oldukça yardımsever ve yemek ihtiyacınıza seve seve olumlu yanıt vereceklerdir. Bakkal olmasa da Gavurağılı girişinde yemek ve içeceklerin olduğu pansiyon da var.
Konaklama: Bel'de yerel bir işletmeci bulunuyor. Fatma Pansiyon'da yemek, banyo ve konaklama için durabilirsiniz (+90-553-271 48 59, +90-539-693 33 85). Belceğiz'de pansiyon türü bir konaklama imkanı yok. Gavurağılı'nda zaman zaman kapanıp açıldığını duyduğumuz pansiyonlar da mevcut. Ama açık olup olmadıklarına çok güvenmemek gerek. Eğer çadırınız yoksa ve Bel'de konaklama yapmadıysanız Kumluova'ya devam etmeniz gerekebilir zira Haziran'dan önce yürüyorsanız Pdynee civarında da pansiyon yok. Haziran sonrası Özlen Çayı'nın yanında yazlıkçılar için çalışan kamping var. Özlen Pansiyon (532 - 255 85 12) da yürüyüşçülere hizmet veren yerel bir işletme.
Parkur Zorluğu: Gavurağılı civarı haricinde çok zor bir parkur değil. Belceğiz'den başlayarak kayalık yamaçlardan uzun Gavurağılı inişi ve Gavurağılı sonrası tepeye çıkış parkurun sıkıntılı olabilecek bölümleri. Yorgunluğunuz da varsa dikkat edilmeli. Onun haricnde manzaralarınız gayet güzel. İşaret konusunda sıkıntınız yok. Dodurga-Bel arası yeni araç yolu yapıldığından işaretleri kaçırsanız bile Likya yolu 40-50 metre aşağısındaki araba yolu ile paralel devam ediyor. Araba yolundan yürümek zorunda kalsanız bile sorun değil. Bel'e kadar Likya ve araba yolu birbirine paralel. Sadece Bel'den çıktıktan sonra asfalt yol üzerindeki seyrekleşen işaretleri kaçırmayın yoksa vadinin içerisine giden asfalt yoldan kilometrelerce yürüyüp geriye dönmek zorunda kalırsınız. Gavurağılı sonrası tırmanış ve iniş dik olmasa da uzun.
Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resimin üzerine tıklayınız.





HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE.  (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Sabah nefis, güneşli bir güne uyanıyoruz. Çadırdan dışarı çıktığımızda İmam Özcan’ın Keçilerini gütmeye götürdüğü görüp selamlaşıyoruz. Çok uzun zamandır doğaya tuvaletini yapma zevkinden mahrum olan Mehmet, sırtını milyon yaşında sıcacık bir kayaya dayayıp, kekik kokuları eşliğinde fazla yüklerinden kurtulurken. Altuğ antik kalıntıları fotoğraflamak için çevrede gezinip benzer keyfi yolda mola verice yaşamayı düşünüyor. Kahvaltımızı yolda yapmaya karar verip saat 07:30 gibi toparlanmaya başlayıp ve 8:00’de yola çıkıyoruz. Yola çıktığımızda dişlerimizi günlerdir fırçalamadığımızı hatırlıyor, Dodurga’daki çeşmede el-yüz yıkayıp sularımızı doldururken dişlerimizi de fırçalıyoruz. Dodurga içerisinde fazlaca antik kalıntı olan (bahçe duvarlarında bile kullanmışlar), hatta eski ve ilginç mimarili camisi olan eski bir köy. Bu arada camiide su ve tuvalet de var. İlla camiide ihtiyaç gideririm diyenlere duyrulur. Tüm köy uykuda diye düşünürken meğer millet uyanmış köyün çeşitli yerlerinden çobanların sesleri geliyor.

Dodurga'dan çıkıyoruz 

Bahçe duvarlarının da oldukça eski olduğu belli oluyor.

Köye son bir bakış

Birazdan traktör yolundan çıkıp patikaya gireceğiz


Yol tatlı tatlı önce bir dere yatağından sonra çimenlik patikalardan yükselmeye devam ederken karnımız iyice acıkıyor ve yeşilliği bol ferah bir alanda kahvaltı molası ve Altuğ’un çantasına akan zeytin ezmesini temizleme molası veriyoruz. Artık “aptallara malum olur” mu dersiniz, ne dereniz deyin ama şans eseri çok fazla akmadan doğru zamanda mola vermişiz. Çantaya herhangi bir şeyin akması çok moral bozucu olabiliyor. Kahvaltıda lavaş, dolma ve tüp şokella var. Çantaların ağırlıklarını azaltmak için neredeyse her öğünde çantadaki konserveleri yemeye devam ediyoruz. Yemek sonrası zorunlu ihtiyaç molası Altuğ’da. Doğada bu gibi ihtiyaçları görmeye başladıkça doğanın sizi iyiden iyiye içerisine aldığını hissediyorsunuz. Ne olursa olsun artık doğanın bir parçasıyız. Motorlu taşıt, tuvalet, benzin, alışveriş merkezi olmasa da olur hayatınızda. Beyinin suni yaşantılardan tamamen arındığı sıfır noktasına yaklaşmanın verdiği dayanılmaz mutluluk yolculuğun bu 3. Gününde artık tamamen bizimle.

İhtiyaçlar giderildi, kahvaltı edildi. Yeniden patikalardayız.

Çıkış eğimi çok dik değil ama bizi sürekli çıkartıyor

Dere yatağından ilerliyoruz

Dere yatağından ilerlemeye devam

Nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde bir anda anayola çıkıyoruz??

Yükseklik 700-800 metre civarı. Manzaramız hiç de fena değil

Yoruldun. Sen de bunu kabul et.

Bu tabela önemli. Ya yoldan ya da patikadan yürüyeceksiniz. Patikayı bulamadık maalesef

Mehmet patikayı arıyor ama nafile


Kırmızı-Beyaz işaret sıkıntısı olmayıp, Zaman zaman darlaşan ve kurumuş bir dere yatağından ağır ağır yükselen patika bizi ağaçların ve kuş cıvıltılarının arasından YSE tarafından yakın zamanda yapıldığı belli olan çok geniş toprak köy yoluna çıkardı. Yolun başında işaretleri görmeye devam ediyoruz ve Bel’e devam eden köy yolu yükselmeye devam ediyor. Yola devam ederken sağımızda kalan kale direkleri mevcut futbol sahasında oynan Real Madrid-Dodurga Belediye maçını hayal ediyoruz. Ne iddaalı maç ama!! Tabii bunları hayal edip, araba yolunun verdiği güvenle tempolu bir şekilde ilerlerken işaretleri iyi takip etmeli. Zira yol 90 derece sola kıvrılmadan patika sizi yola paralel orman yolunun içerisine sokuyor. Orman yolundan çıktıktan sonra dikenli tellerle çevrili tarlanın yanındaki patikadan yol devam ediyormuş (yol üzerinde bize bayram şekeri ikram eden köylülerden öğrendik). Sanıyoruz toprak yol yeni olduğundan bu bölgede işaret sorunu var zira okuduğumuz yazılarda da burada benzer sıkıntıları yaşayanlar olmuş. Likya Yolu tabelalarının olduğu yerde 15-20 dakika işaret arıyoruz ancak bulamıyoruz. Hemen yukarıda patikayı görüyoruz ancak 2-3 km.lik yolu daha fazla zaman kaybetmemek için araba yolundan yürümeye karar veriyoruz. Bu 2-3 km.lik yol solumuzda patikaya paralel şekilde Ölüdeniz-Kaş arasında Kırmızı-Beyaz işaretlere uymadan MECBUREN yürüdüğümüz tek yol. Aramaya devam etseydik ciddi zaman kaybedecektik. Ancak bu durum vicdan azabı çekmemize engel değil hatta ikimizin de suçu olmamasına rağmen gerginlik bile yaşadık bu yüzden. Sonuç olarak bu 2-3 km.lik yol köy yoluna 40-50 metre yukarıda paralel devam eden 2-3 km.lik bir parkur ve Bel köyüne inişte birleşiyor. Antik yol değil ancak tek farkı sizi 2-3 km. araba yolundan yürütmüyor.

Deniz 1 günlük ayrılığın ardından yeniden manzaramıza giriyor

Alabildiğine deniz ve dağ manzaraları arasından yürüyoruz. Keyifler yerinde

Bel Köyü aşağıda gözüktü

Yoldan devam ettiğimiz için sonradan daha mutlu oluyoruz zira yol üzerindeki evin bahçesinde oturan yaşlı çift bayram şekeri ve su ikram ediyor, biraz daha ilerleyince yol kenarında taze adaçayı toplayan köylü ile karşılaşıyoruz. Daha sonraki günlerde de anlayacağız ki buranın köylüleri pek Türk görmeye alışık değil. Neredeyse her seferinde “hello” diyerek karşılanıyoruz. Bu bizim ayıbımız aslında. Burnumuzun dibinde gezip keşfedecek çok yerler varken tercihlerimizi daha farklı şekilde kullanıyor olmamız çok üzücü ve düşündürücü. Hatta Kaş’ta karşılaştığımız Avustralya’lı çocuk “siz Türkler yürümeyi sevmezsiniz. Hep arabaya biniyorsunuz.” demesi köylülerin davranışını doğrular nitelikteydi. Hak vermiyor da değiliz.

Bir tutam adaçayını sırt çantalarımızın ön perlonlarına bağlayıp, güleryüzle uğurlandıktan sonra solumuzda antik kaynaklarda adı geçen, tepesinden Xanthos’un da gözüktüğü söylenen Kragos Dağı “Mount Cragus, Hiera Acra” manzarası eşliğinde hemen aşağıda görünen Bel’e inişe geçiyoruz. İnişe geçtiğimizde patika ve köy yolunun birleştiğini görüyor, Kırmızı-Beyaz işaretleri yeniden takip ediyor olmanın verdiği huzur ile Bel’e hızlı bir tempoda iniyoruz. Bir gün önce Sarnıç’ta karşımıza çıkan Boğaziçi-Gey ayrımı Bel Camiisinin önünde birleşiyor.

Günün sonunda o karşıdaki bulut bardaklarını boşaltacak. Soldaki yamaç antik Kragus dağı.

Adaçayı toplayan köylülerle muhabbet etmeden yola devam etmek olmazdı

Bel'e iniş. Günün ilk hedefini tamamlamak üzereyiz.

Köy camisi Likya Yolunun Gey parkuru ile birleştiği nokta

Biraz soluklandıktan sonra Belceğiz yönüne devam edeceğiz


Köyün girişinde büyükçe bir ağacın altına demir doğramadan oturma grubu yapmışlar, tam ortasında da sebil su. Su azaldıkça hortumla sebili dolduruyorlar. Henüz havalar çok ısınmadığı için suyun elektrikli soğutma sistemini çalıştırmamışlar ama daha sıcak havalarda buradan geçen gezginler buz gibi su içme imkanı bulacaklardır. Çeşmenin hemen yakınındaki evlerden birine yemek ve taze ayran için davet edildik. Karnımız çok aç değil ancak tanışıp, konuşmak için davetlerini kabul ediyoruz. Eve vardığımızda biraz içimiz buruldu, zira köy yerinde kısmi felç geçiren bir koca ve elinden bu konuda hiç birşey gelmeyen dünya iyisi eşi ile tanıştık. İçeriye girdiğimizde doktor olup olmadığımızı sordu. Yerli-yabancı herkese soruyorlarmış. Denk gelip hastanelere yönlendirenler olmuş ancak fizik tedavi sabır gerektiren çok uzun bir süreç. Karnımız çok aç olmadığı için teyzenin bize serasından sabah toplanan salatalık, biber ve domatesin yanında verdiği köy lavaşını da alıp tekrar yollara düşüyoruz. 

Hayvanlarına ot taşıyan teyze herşeye rağmen hal hatır sormadan yoluna devam etmiyor

Bel'de köy çeşmesi. Dağdan soğuk gelmeyeni modern olarak soğutuyorlar

Bel'den ayrılmanın vakti geldi

Başı dumanlı Kragus Dağı (Mount Cragos)


Bel’den ayrılıp araba yolundan devam eden Likya Yolu köy çıkışında 1-2 km.lik yokuş yukarı devam ettikten sonra Kumluova’ya doğru vadi içerisinden giden kilometrelerce uzun köy yolunu görüyoruz. Dümdüz yol ve Güzel manzaraya beyinlerimiz kendilerini kaptırdıkları için sağa doğru kıvrılan Likya Yolu’nu –yüksek tempoda vadi içerisine doğru ilerlerken- Altuğ son anda Likya Yolu’nu araba yolunda ayıran, sağa doğru net bir giriş yapan patikanın başındaki kırmızı beyaz işareti görüyor. Bunun üzerine sonra çok konuşuyoruz, “işareti görmeyip dümdüz ilerleseydik çok zaman kaybedecektik” diye.  Bu bölgede yürüyecek arkadaşlar yolun sağ tarafında kalan ve yürüyüş yönünü değiştiren işaretlere çok dikkat etmeliler. Yolun neresinde olursanız olun işaret kaçırmak gerçekten çok moral bozuyor ve vücudunuza suç işletmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Asla askeri düzende yürümek amacında olmadık, sadece günler boyunca yürüyeceğiniz için enerjinizi boşa harcamak istemiyorsunuz. Özellikle akşamları parkur sonlarında 100 kaloriye bile ihtiyaç duyuyorsunuz.


Belceğiz'e doğru ilerliyoruz

Eğer işareti kaçırsaydık aşağıdaki vadiden içerilere doğru gidecektik

Sağ taraf Kragus Dağı (Mount Cragos)

Yürüyüş yolumuz daralıyor
Karşıdaki tepenin arkalarından inişe geçeceğiz muhtemelen

Görünen bulutlar yolun sonuna doğru felaketimiz olacak

Kendi ayağı ile sağnak yağmura girmek işte böyle oluyor

Çok uzun ve zor olmayan bir tırmanıştan ve varlığı ve yokluğunu anlayamadığımız kardeş köy Belceğiz’i de geçtikten sonra Gavurağılı 8 km. tabelası karşımıza çıkıyor. Tırmanışımız 2 yamacın tam ortasındaki keçilerin otladığı, izole ve sessiz düzlükte son buluyor. Daha önce de yazdığımız gibi hayvanların otlayıp kaya parçalarının ufalandığı yerlerde işaretleri bulmakta zorlanıyoruz. Bu konuda tek sıkıntı çeken bizler değiliz zira işaret yoksa bizden önce yürüyenler babalar yapmışlar. Yeniden GPS yardımıyla ve deniz tarafına yürüyecek olmamızı bildiğimizden çam ağaçlarının arasına ilerliyoruz. Birbirimizden çok uzaklaşmadan dağılıp işaretleri yeniden bulduktan sonra yüksek çam ağaçları arasından yürüyüşümüze kaldığımız tempodan devam ediyoruz.


Sonunda düzlüğe varıyoruz

Bizi görünce bir araya toplandılar. Akıllı hayvanlar.
İşaretleri bul bulabilirsen

Uzun uğraşlardan (GPS sağolsun) sonra yeniden işaretler yola sokuyor bizi

İşaret yoksa babalar var. Zaten tabelayı da gördük.

8 km??? Olamaz!!!

İşte iniş başlıyor. Ağlasın ayak parmakları...
Kısa süren bir yürüyüşten sonra parkurun zor bölümlerinden birine  geldiğimizi hemen anlıyoruz. Zira benzer yolu Alınca’dan sonra da yaşamıştık. Yolun tehlikesi, uzun olması ve en önemlisi acele edilmemesi gerekliliği konusunda karşılıklı uyarılarımızdan sonra kayalıklı bölgeden zigzaglarla Gavurağılı inişimiz başlıyor. Yaklaşık 800 metreden deniz seviyesine ineceğiz. Bu cephe belli ki ciddi rüzgar alan, aşağıdaki sahilinde bile dik yamaçların olduğu bir bölge. İşaretler gayet belirgin. İnişin başlarda çok fazla ufalanmış kaya var, zaman zaman ayaklar kayıyor ancak dikkatimizi yola vermiş durumdayız. Uzunca bir yol inecek olmanın can sıkıntısı var (ayak parmakları çok ağrıyor) ama enerjimiz yerinde ve neredeyse hiç konuşmadan, çok seri bir şekilde 400 metre kadar iniyoruz. İniş sırasında gördüğümüz ender ağaçlardan birinin gölgesinde Bel’de yanımıza aldığımız domates, salatalik, biber ve lavaşı midelere indirip yola koyuluyoruz. Birşey yiyip içmedikten sonra su kaybettiğimizi hissetmiyoruz ancak su içmemiz gerektiğini birbirimize söylediğimiz anda su molamızı veriyoruz. Domates ve salatalık da su niyetine çok iyi geldi gerçekten. Tekrar belirtmek gerekirse Bel-Gavurağılı arasında su kaynağı yok. Dolayısıyla Bel’den yanınıza su almanız gerekiyor. Bu parkur için su gerçekten şart.

İnişe devam ediyoruz tüm ekipte mutluluk hakim durumda.

Yolun başında uzun zigzaglar çizerek iniyoruz

Patika toprak değil o yüzden batonları iyi kullanmak lazım

Bayağı bir yol indik

Mola çok yakın. Aşağıda bir ağaç belirledik oraya ulaşacağız.

Bu kadar çile çekerken manzarayı seyretmeden yola devam etmeyin...

İşte mola zamanı!!! Menüde domates, biber ve hıyar var.
Her mola bir gün bitecektir, her fani yola devam edecektir.


Patara kumsalı manzaramıza girmeye başladı

Arasıra dikkat etmeniz gereken inişler var. Düşerseniz durumunuz fena

Toprak yollara çıktık. İşaretler hep bizimle.

Gavurağılına az kaldı.

Özenle örülmüş bahçe duvarlarını takip eden Likya Yolu


İniş uzadıkça ayak parmakları bir süre sonra çok zorlanmaya başlıyor. Sert kaya zeminin üzerinde ilerleyip, sırtlarımızdaki 20şer kiloluk çantalar vücut ağırlığı ile de birleşince her adımda ayak parmakları resmen ağlıyor. İndikçe arkamızda bıraktığımız dağa bakıyoruz ve yağmur bulutlarının yeniden toplandığını görüyor, zamanında indiğimiz için keyfimiz yerine geliyor. 1 saat daha geç inmeye başlasaydık yağmur ve sisler arasından sıfır manzara ile iniyor olacaktık. İniş esnasında sağınızda engin Akdeniz manzarası, mavi tur tekneleri, arkanızda bıraktığınız dağlardan deniz kenarına ulaşıyor olmak bizde sanki bir tatil beldesine yaklaşıyormuşcasına coşku yaratıyor. Ama nerede o günler??? İndiğimiz yer Gavurağılı. 200-300 metre yükseklikten sonra iniş rahatlıyor ve tarla ve zeytin ağaçlarının arasından yürümeye devam ediyoruz. Burada işaret yok ancak babalar var. Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından ilk eve varıyoruz. Bu ev aynı zamanda buranın tek pansiyonu hatta tek yaşam belirtisinin olduğu yer. Bu bölgede yeme-içme gibi ihtiyaçları karşılayacağınız tek yer. Aç değiliz ve yanımızda su da var. Pansiyona uğramadan yolumuza devam ediyoruz ve Gavurağılı’na işaretleri takip ederek ulaşıyoruz.


Kırmızı-Beyaz boya yoksa babalar var

Uzunca bir inişten sonra Gavurağılına varıyoruz

Sonunda köye giriyoruz. Herkes bizi bekliyor sanki...


İkimizde de hedeflerden birini daha bitirmiş olmanın, Patara Kumsalının batı ucu olan Özlen Çayının ağzına varmak için sadece bir tepe aşmamız gerektiğini bilmek mutluluk veriyor. Saat daha erken, hatta denize girme hayalleri bile kuruyoruz, yorgunluğumuzun da ilerleyen saatlerde artacağını hesaba katmadan.

Gavurağılına ayrı bir parantez açıp burayı şöyle anlatalım: Terkedilmiş görünümlü bir köy, sanki bir korku filmi platosu gibi. Bir gecede tüm yaşayanlar lanetlenip göçüp gitmişler gibi. Bakımsız eski köy evleri, bele kadar gelen sarı otlar, her adımda kıpraşan zemin (çok yılan vardı) ve sessizlik. Burada işaretler bizi ağaç ve dalların arasından kaynağa çıkartıyor. Köyün ölüm sessizliği içerisinde gürül gürül akan su ve suyu bizimle paylaşmak istemeyen kurbağalara aldırmadan yarım duş alıyoruz, sularımızı doldurup zaman kaybetmeden deniz kenarına bu kadar yaklaşmış ve zamanımız da varken sahili aramaya koyuluyoruz. Biraz dolambaçlı bir yürüyüşten sonra sahile ulaşıyoruz. Deniz dibine kadar inmiyor, denizi hafif tepeden gören bir yükseltide çam ağaçlarının gölgesi ve engin Akdeniz manzarası eşliğinde ton balıklı, konserveli güzel bir öğle yemeği yiyoruz. Tabii uzun yürüyüşten sonra burada da ayakkabıları çıkarmak çok rahatlatıyor bizi. Hafif esen rüzgar çok geçmeden uykumuzu getirse de rehavetekapılmadan yola koyuluyoruz. İşaretleri bulmamıza rağmen  Gavurağılı’ndan çıkmak da ayrı bir dert oldu, işaretler bir ara kafamızı karıştırdı ve dolap beygiri gibi başladığımız yere ikinci sefer varınca morallerimiz bozulmaya başlıyor. Morallerimizin bozulmaya başladığı sırada Mehmet'in dağ bayır dinlemeyen tuvaleti geliyor. Çalıların arasına mevzilenen Mehmet'i beklemeye başlayan Altuğ cayır cayır yanan güneşin alnında sinek, böcek ve yılan hışırtısına daha fazla dayanamıyor, zaman kazanmak için yolu aramaya koyuluyor. meğer tam su kaynağına inen patikanın oradaki kırmızı-beyaz işaret "T" işaretiymiş. Patikaya sapmayıp düz devam edersek (saçma gözükebilir ama patika yolu daha çok kullanılmış besbelli, anayol iyice kapanmış) yola devam ediyormuşuz meğer. Mehmet'ten ses yok hala ve Altuğ'un bu korku filmlerini aratmayan bu ıssız köyde arkadaşını bırakmaya niyeti yok. Uzun süren bağrışlar sonucunda Mehmet'i bıraktığı yere geri dönüyor ve işi daha yeni bitirip yürümeye başladığını görüp derin bir "oh" çekiyor. "Ahhh Emmoğlu ahhh tipik bir Türk erkeği belirtisi gösterdin ya kaçarken ya .ıçarken"

Kurbağalar izin vermek istemese de yarım duş alıyoruz buz gibi suda. O kadar iyi geldi ki...

Yemek manzaramız. Yola devam edeceğimiz için denize girmek istemiyoruz


Gavurağılından çıkışımız tek parça halinde, köyün içi gibi bakımsız tarlaların arasından devam ediyor ve kısa bir yürüyüşle yükselerek bizi asfalt yola çıkartıyor.


Yola çıktığımızda işaretlerin bizi Çayağzı yönüne götürmesini beklerken asfalt yol üzerinden tekrar Gavurağılına doğru götürdüğünü fark ediyoruz hemen. Kitabı açıp baktığımızda da geriye doğru yürüyeceğimizi ve 500 metre sonra orman yoluna gireceğimizi yazıyor ve köyü solumuza alarak asfalttan aşağıya doğru iniyoruz. 500 metre sonra işaretlerin yükselerek devam eden geniş bir orman yoluna girdiğini fark ediyoruz ve günün son parkuruna yağmur beklentisi içerisinde girmiş bulunuyoruz.


Gavurağılın'dan gözümüz yaşlı ayrılıyoruz. Orman yolu ve çıkış başlıyor




Daha 2 kilomtere bile yürümemişken yağmur şiddetli bir şekilde yağmaya başlıyor. Dinlenmek için fırsat diyerek hem su hem de yağmurluk giyme molası veriyoruz.


Yağmur pek dinecek gibi gözükmüyor ve şiddetinden toprak orman yolu çamur olmaya başladı ve yürüyüşümüz giderek zorlaşıyor. Kitaba göre aşacağımız tepenin çok yüksek olmadığını düşünüp kendimizi avutuyoruz. Halbuki birazdan 7 günlük yürüyüşümüzün hafızalarımıza kazınan en sıkıntılı anlarından birini daha yaşayacağız. Aslında kuru havada yürümesi gayet keyifli bu orman yolunu dikçe bir yamaç çıkış ve inişi şeklinde düşünebilirsiniz. Kısacası, bir piramiti çıkıp ardından ineceğiz. Yağmurun dineceği yok, sürekli yağıyor. Patikaya sapmadan kısa bir süre önce içilmesi yasak, orman yangınları için inşaa edilmiş dev bir havuz görüyoruz, havuzun hemen dibinde de nefis bir çeşme var. Parkur sonuna kadar yetecek sularımızı burada  tazeliyor, sağnak yağmur altında yolumuza devam ediyoruz.


Yükselerek devam eden yol orman yolundan ayrılarak bir süre sonra patikaya giriyor. Tepenin kuzey yamacını çıkıyoruz ve tırmandıkça zemin daha kayalık olmaya başlıyor. Yukarıya doğru baktığımızda tepeyi aşan bir patika gözükmüyor. Daha sonra anlıyoruz ki patika yol bizi deniz cephesinin tersine, içerilere kadar yamaca paralel yürütüyor ve tepenin eğiminin azaldığı yerde güney cephesine geçiriyor. Kaygan kayalar, sağnak yağmur ve yorgunlukla bitmeyen yol haline geldi kısa sürede. Özellikle 1-2 yerde ıslak zemin yüzünden kayma tehlikesi yaşıyoruz. Burada batonlara özel bir teşekkür etmek gerekiyor. Kesinlikle elinizden bırakmamanızı tavsiye ediyoruz.


Felaketimiz tepemizde. Fotoğraf çekebildiğimiz yegane an.




Yorgunluk giderek artmaya başladı. Morallerimiz dinmek bilmeyen yağmurla birlikte akıp gitti. Eğimden ve kayalıkların yerini çimenlik alanlara bırakmasıyla tepeye yaklaştığımızı anlıyoruz. Çok kısa bir süre sonra yeniden bir orman yolundan inişe başlıyoruz. Orman yolu daha içerilere gidiyor ve 500 metre sonra orman yolundan ayrılıp tam bir "U" dönüşü ile patikadan inişe başlıyoruz. Güney cephesi olduğu için tehlike az ama yine de güney cephesi olmasından ötürü bol diken ve kayalık geçişleri daha makul seviyede. İleride deniz ve Pydnee'yi görmemiz bile pek moralimizi düzeltmiyor açıkçası. Bir an önce kaleye inmeye ve kampımızı kurmak istiyoruz. Güneş kaybolunca hava da kararmaya başlıyor. Dikenleri yanına bir de rutubetli hava ve sivrisinekler eklenince çilemizi kelimelere sığdıramıyoruz.

İnişimiz daha kolay. Bu cephe daha kuru.

Pydnee'den Xanthos'a kadar deniz seviyesinden yürüyeceğimiz için iniş sırasında Türkiye'nin Seracılık cenneti Kumluova ve Kınık'ın üzerine kurulduğu ova uçsuz bucaksız bir halde gözüküyor. Sera sayısını şöyle özetleyebiliriz: İğne atsanız Seradan yere düşmez...
Fotoğraflar haricinde bu zihin manzarası bu muhteşem!!! inişten akıllarımızda kalan tek görüntü. Kayaların arasından, üzerinden teke gibi sekiyoruz. Yamaca ğparalel indiğimiz için dik bir iniş değil, dolayısıyla bitmek bilmiyor. Nereden estiği bilinmez ama Altuğ'un son bir gayretle Kumluova'ya yürüme talebi yanıtsız ve kayıtsız olarak  kalıp reddediliyor ve geceyi Özlen Çayında geçirmeye karar veriyoruz.


Upuzun Patara Kumsalı ve Seralar

İşte bataklıklarla çevrilmiş Pydnai


Pydnai'ye vardık sonunda!!

Bu yorgunlukla oldukça uzun gelen yürüyüşten sonra asfalta iniyoruz. Pydnee kalesinin girişi yolun karşısında. Kale duvarları düzgün kesilmiş büyük blok taşlardan oluşuyor. Taşlar oldukça muntazam örülmüş. Kalenin içerisi kayalık ve harabe. Herhangi bir kalıntı yok. Patika da kalenin içerisine girip diğer kapısından çıkıyor. Kale içerisinde telefon ve dinlenme molası verdikten sonra kalenin diğer cephesindeki kapıdan çıkıp çayın üzerinden geçen tahta köprüye doğru ilerliyoruz. Bugün oldukça yorulduk ve özellikle Mehmet'in ağzını bıçak açmıyor. Morallerimizin bozukluğunun tamamen yorgunluğa bağlı olduğunu ve sabaha eser kalmayacağını bildiğimizden bu konuda birbirimize oldukça hoşgörülü davranıyoruz.

Kapı olsa kapardık vallahi

Dinlenme molası veriyoruz. Taşlar bu kadar düzgün nasıl örülmüş anlamak zor.

Kalenin karşı tarafındaki çıkışından çıkıyoruz

Çıkış kapısı

Kale dışında da bazı kalıntılar var

Uzun bir yolculuktan sonra deniz seviyesine iniyoruz


Çayı aşan asma köprünün dibinde evleri bulunan balıkçılara biraz laflıyoruz. Hepsi denizden yeni dönüyorlar. Sezon daha burada açılmamış. Çadır kampın açılmasına daha 1-2 hafta varmış. Nerede çadır kurabiliriz diye düşünüp Patara kumsalının ortasına çadırımızı kurmaya karar veriyor ve kumsala doğru yürüyoruz. Günlerdir durmadan yağan yağmurlardan ıslanmış bu uçsuz bucaksız kumsalda tek insan biziz. Çadırımız dün antik şehirin ortasında, bugün de kocaman bir kumsalın ortasında gene tek başına. Bekçimiz de bizi ertesi gün Kumluova'ya kadar takip edecek bir köpek. Hayvancağız bütün gece çadırın kapısında nöbet tuttu. gelen geçen köpeklere havladı durdu. Emin ellerdeyiz...

Akşam ağlarını atmış balıktan dönen balıkçılar

Oldukça derin bir dereyi geçmek için tek alternatifiniz

Köprü üzeri manzara 

Köprüyü geçerek günlerdir yürünen dağlık kesimleri bitirmiş oluyor ve yerleşime bölgelerine giriş yapıyoruz
Yemek yemeye halimiz yok. Çadırımızı kurup üstümüzü değiştirdikten sonra belki sofralarına konuk ediliriz hayaliyle balıkçılardan gidip 1 ekmek istiyoruz. 1 ekmek aslında bahane, parası neyse veririz ama o anda biraz peynir, zeytin, sıcak yemek , çorba o kadar iyi giderdi ki. O kadar yorgunuz ki çantalarımızdaki yemekleri çıkartıp yiyecek halimiz bile yok. Balıkçılardan 2 günlük bayat ekmek dışında hayallerimizdeki misafirperverliği göremeden çadırımıza geri dönüyoruz. Akşam yemeği olarak ekmeği kemiriyoruz, yanında da badem, fındık ve dut kurusu...

Bugün evimiz kumsalda. herşey sırılsıklam. Kumsal bile...

Hem öndeki hem de arkadaki dumanlı tepeleri indik. Öndeki bizi bitirdi...


Köpeklerden biri gelip çadırın dışındaki ıslak kuma uzanıp sırtını da çadırımıza yaslıyor. Mehmet’in çadırın içindeki ayakları dışarıda yatan köpeğin sırtına değiyor. Birbirlerinin sıcaklığı ile kurduğu bir çeşit iletişim bu. Köpecik tüm gece arada bir hırlayarak, arada bir havlayarak bize bekçilik ediyor. Altuğ bu gece daha sessiz, hiç horuldamıyor. Hava rüzgarsız. Çadırın içindeki tek ses 25-30 metre dibimizdeki denizin dalga sesleri. Daha sezon açılmadığı için kumsalda yanlızız, ama 2-3 hafta içinde kimbilir buralarda denize girip, güneşlenen kaç yüz kişi olacak?? Niyetimiz sabah erkenden toplanıp gene alabildigimiz kadar çok yol almak...




PYDNEE – PYDNAI
Muğla Fethiye ilçesinde, Karadere Köyü’nün 3 km. güneyinde bulunan bu kale Özlem Çayı’nın denize döküldüğü yerin batısındaki antik Pydnai antik kentine ait bir kaledir.

Kale muntazam kesme taştan yapılmış olup, içerisinde Bizans döneminde de kullanılan kilise ve sarnıçlar bulunmaktadır. Kalenin sur duvarları günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir.

Pydnai was probably once a small naval and military base fortress and guarded the very west end of Patara. The marshy area around it was once a bay and was probably a deep water harbour. It is made of well-preserved polygonal masonry with 11 rectangular towers at its corners and mid-way along the walls. It also has 7 protruding stairways which allowed soldiers to quickly scale its walls from the inside. Battlements were later added on upper walls. The only sign of construction within the walls is a small church.

Four or five inscriptions have been found in and around the fort; all are of Imperial date and one links Pydnai with Xanthos.


MOUNT CRAGUS - MOUNT CRAGOS - MOUNT KRAGOS
also recorded as Hiera Acra – is a mountain in Turkey, in what was formerly ancient Lycia, Asia Minor.

Strabo (p. 665), whose description proceeds from west to east, after the promontory Telmissus, mentions Anticragus, on which is Carmylessus, and then Cragus, which has eight summits (or he may mean capes), and a city of the same name. Pinara, in the interior, was at the base of Cragus. There are coins of the town Cragus of the Roman imperial period, with the epigraph Lykion Kr. or Kra. or Krag. The range of Anticragus and Cragus is represented in the map in Spratt and Forbes as running south from the neighbourhood of Telmissus, and forming the western boundary of the lower basin of the river Xanthus. The southern part is Cragus. The direction of the range shows that it must abut on the sea in bold headlands. In Beaufort's map of the coast of Karamania, the Anticragus is marked 6000 feet high. Beaufort's examination of this coast began at Yediburun (Yedy-Booroon), which means "the Seven Capes", a knot of high and rugged mountains that appear to have been the ancient Mount Cragus of Lycia. The ruins of Pinara are where Strabo describes them, on the east side of this range, about half way between Telmissus and the termination of the range on the south coast. There is a pass leading between the summits of Cragus and Anticragus. Between the two chief peaks is a plain 4000 feet above the sea; and above it rises the highest peak of Cragus, more than 2500 feet above this elevated plain. The first half of the ascent from the plain is through a thick forest, and the remainder over bare rock. From the summit there is a view of the whole plain of Xanthus, and of the gorges of the Massicytus, which lies east of it. The side towards the sea is so steep, that from this lofty summit the waves are seen breaking white against the base of this precipitous mountain mass. It appears that Strabo is right when he describes a valley or depression as separating Anticragus and Cragus; and the highest part, which towers above the sea at the Seven Capes, seems to be the eight summits that Strabo speaks of. There was a promontory Cragus, according to Scylax and Pliny the Elder (v. 27), which must be the Seven Capes. The Hiera Acra of the Stadiasmus seems also to be the Seven Capes. The position of the Cragus between Xanthus and Telmissus is mentioned by Pomponius Mela (i. 15), and he also probably means the same striking part of the range.

The rocks and forests of Cragus were embellished by poetic fictions as the occasional residence of Diana. (Hor. Carm. i. 21.) Here, according to the authority quoted by Stephanus of Byzantium (s. v. ), were the so-called.