a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

28 Nisan 2013 Pazar

On 28.4.13 by altug



AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2.GÜN PARKUR DETAYLARI:
Başlangıç: 07:50
Bitiş: 18:30 (verilen tüm molalar dahildir)
Toplam mesafe: 19 km. (Kırkmerdiven-Alakilise 5 km., Alakilise-Zeytin 2 km., Zeytin-Belören 3 km., Belören-Myra 9 km.)

Su: Finike-Kırkmerdiven arasına göre biraz daha su imkanı bulabileceğiniz ancak kamp yapacağınız için yanınızdan suyu eksik etmemeniz ve idareli kullanmanız gereken bir parkur. Sonuçta Finike-Myra (Demre) parkuru uzun ve kamp gerektirdiğinden yanınızda su mutlaka olmalı. Alakilise'de bulunan sarnıcın dibinde suyu çekebileceğiniz teneke ve ip var. Ancak unutmadan buradaki suyun renginin kahverengi olduğunu bilmeniz gerekiyor. Dezenfektan hap veya süzmek isteyebilirsiniz. Kırkmerdiven-Alakilise arasında da antik kalıntı (örme duvarları belli oluyor) ve çoban kulübesinin olduğu yerde de sarnıç var. Bu sarnıçta da su içilebilir. dediğimiz gibi içinize sinmiyorsa yanınızda ilaç veya süzmek için bir bez veya tshirt kullanabilirsiniz. Alakilise'den sonra Belören'e kadar su yok. Zeytin'de olabilir ama burası sadece 1-2 evden oluştuğu için suyu/sarnıcı bulamama durumunuz olabilir. Belören şebeke suyunun olmadığı, köylünün suyu yağmurlarla topladığı bir köy. Ancak bu yayla köyünde yaz-kış yaşayan birileri var dolayısıyla görünürde çeşme olmasa da rica ederek su temin edebilirsiniz. Belören'de su almadığınız takdirde Gavuryolu üzerinden Demre'nin Kutluca mahallesine veya Demre'nin seralarına kadar inmek zorunda kalacaksınız ki yerleşime yaklaştığınızdan susuzluğu psikolojik olarak unutabilirsiniz belki. Gavuryolu'na girmeden belki Kutluca yerleşimi içerisinden geçerken yine evlerden su rica edebilirsiniz. Özetle bu parkurda Alakilise ve civarındaki 1-2 sarnıç haricinde yol üzerinde akan hayrat şeklinde bir su kaynağı yok. Yerleşimden geçerken rica edeceksiniz veya Alakilise'de su çekeceksiniz.

Konaklama: Bu geçiş de çadırlı konaklama ile mümkün. Pansiyon türü bir konaklama imkanı yok. Kamp için en keyif alınabilecek yerler Alakilise ve Zeytin civarları. Zeytin'den yolunuza devam edip Belören'e yaklaştıkça kamp imkanınız azalıyor. Belören'de tabii ki kamp atabilirsiniz ancak doğa içerisinde kamp dediğiniz takdirde Alakilise ve Zeytin civarlarını tavsiye ediyoruz. Belören sonrası kayalık patika ve Gavuryolu inişi olduğundan Myra'ya kadar kamp için uygun bir yer yok. Myra zaten Demre'ye 1-2 km. uzaklıkta olduğundan pansiyon sorunu olmayacaktır. Myra civarında da kamp atılabilecek düzlükler var. 

Parkur Zorluğu: İniş olduğundan biraz daha rahat gözükse de dikkat edilmesi gereken patikalar var. Likya Yolu'nun susuz ve zorlu parkurlarından biri daha denilebilir. Bu bölgeyi yürüyeceklerin daha önce zorlu parkurlarda yürümüş olmaları, susuzluğa dayanabilmeleri, sabırlı olmaları yürüyüş tecrübesi açısından iyi olur. Bu parkurun özellikle Kırkmerdiven/Papazkayası inişi sırasında ve Alakilise civarlarında zamanla gözle görünür işaret sorunu da yaşanıyor. Papazkaya bölgesi çarşak ve kayalık olduğundan işaretleri yok eden sürekli bir taş-toprak kayması söz konusu. İşaretleri aradığınızda bulabiliyorsunuz ama kaybettiğinizde aramayı ihmal etmemeniz tavsiye olunur çünkü buralarda farklı patikalara sapmak can sıkıcı sonuçlara yol açabilir. Her ne kadar işaretler orman yolun hemen paralelinden devam etse de Alakilise'den Zeytin'e geçerken de işaret sorunu yaşanabilir. Zeytin-Belören arası çok uzun ve zorlu değil. Demre manzarasını seyrederek rahat, keyifli ancak uzun sayılabilecek bir inişle antik yol olduğu belli olan Belören-Kutluca arasını da tamamlayabilirsiniz. Belören-Kutluca arasındaki bu antik yol görülmeli çünkü Belören sırtlarından inen bu denli geniş bir patikayı taşları üst üste koyarak nasıl ortaya çıkarmışlar ve bugüne kadar neredeyse bozulmadan gelebilmiş anlayabilmek gerçekten güç. Kutluca-Demre Çayı'na inen Gavuryolu'nun Kutluca tarafı başlangıçta işaret ve patika bakımından problemli ama Gavuryolu'nun da eski bir patika olduğunu taşlarla örülmüş yollardan anlayabiliyoruz. Kuvvetle muhtemel, Gavuryolu ve Kutluca-Belören arası eski zamanlarda Alakilise'ye çıkan yolmuş. Bu yollar üzerinde Belören-Alaklise arasında da çok sayıdaki sarnıç da bu tezi doğrular nitelikte. Demre seralarına indikten sonra yaklaşık 3-4 km. kadar yoldan Myra'ya kadar yürünüyor. Demre Çayı'nın üzerindeki köprüden geçerek Myra'ya ulaşılıyor.
Bu arada bazı gruplar Myra/Belören arasını bypass ederek yürüyüşü Belören'de bitirebiliyorlar veya Belören'den yürüyüşe başlıyorlar. Yürüyüşün çok zorladığını düşünürseniz bu alternatif bir çözüm olarak aklınızda bulunsun çünkü Belören'de Demre'ye doğru inen asfalt yol var. Belören ahalisine danışılıp, beklemek gözönüne alınırsa araç bulunabilir.

Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resimin üzerine tıklayınız.


HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Deniz seviyesinden 1500 metre yükseklikte kamp atmış olmamıza, gece havada ara sıra esintiye rağmen oldukça sıcak bir gece oldu. Sabah saat 07:00 civarında güzel bir güne uyandığımızı, dün yürüdüğümüz İncegeriş'in arkasından çıkan güneşten hemen anlıyoruz. Sabah saatleri çok güzel ama güneş öğlen tepeye çıkınca oldukça yürümek çok bunaltıcı olacak. Bugünün hava durumu bu.

Dün akşam yatmadan yaptığımız programa göre kahvaltıyı Alakilise civarlarında yapmaya karar verdiğimiz için kısa bir çadır keyfinin ardından, toparlanmaya başlıyoruz. Sabah aydınlığında kamp alanımıza baktığımızda ağaçlar arasında oldukça korunaklı bir yerde olduğunu görebiliyoruz. 

Selam dünyalı!!!

Ağaçların arasında kurulmuş kampımız.
Sağ taraf yüksek sayılabilecek uçurum, sol taraf patika.

Ayaklarımızın ağaçlara çarparak uyuduğumuz bir gece oldu.
Kamp için başka çaremiz yoktu. İyiki de burada kamp yapmışız.

Hızlıca hazırlanıp saat 07:50'de yola çıkmaya hazır hale geliyoruz. Dün yürüyüşü bıraktığımız işaretin yanına giderek patikaya giriyor, yürümeye yani, 800 metredeki Alakilise'ye doğru 1500 metrelerden inmeye başlıyoruz.

Daha hemen yolun başında işaretleri aşağıda bıraktığımızı anlıyor ve kısa süren bir araştırmadan sonra işaretleri görüyor ve aşağıda kalan işaretlere doğru iniyoruz. Tabii inerken oldukça dikkatliyiz çünkü buralar çarşak ve bastığımız zemin oldukça hareketli. Tek bir adım bile bir dolu taş parçasını hareketlendiriyor. Yaklaşık 1-1.5 km. kadar çok dik bir iniş yapmadan Papazkayası eteklerine paralel sayılabilecek bir yürüyüş yapacağız.

Burada işaretlere çok dikkat etmek gerekiyor çünkü patikanın çarşak olmasından ötürü bazı işaretler kaybolmaya, silinmeye yüz tutmuş durumda. Bu tür yerlerde tek bir işaret bile zaman zaman çok önemli hale gelebiliyor çünkü yanlış bir yola girmek demek sizi geri dönüşü zor yollara çıkartması muhtemel.

Yukarılarda yürüdükçe Alakilise'nin bulunduğu yemyeşil düzlükten oluşan geniş vadi tabanını görebiliyoruz. Zaten Papazkaya'dan ineceğimiz yer aşağıda gördüğümüz düzlük.

Papazkaya inişimiz başlıyor.
Sağ cephede yükselen kaya tepesi Papazkayası.

Dün akşam atılabilecek en mantıklı yerde kamp attığımızı anlıyoruz.

Zigzaglar çizerek iniyoruz.
Dik iniş henüz başlamadı.

İnişe çok dikkat etmek lazım. İşaretler var ama zemin çok kaygan.

Zaman zaman zemin düzeliyor gibi olsa da
rahatlık çok kısa sürüyor.

Bu fotoğrafta zor belli oluyor ama fotoğrafın sağ
yukarısında görünen vadiye doğru iniyoruz.
Tempo yavaş çünkü iniş oldukça dikkat gerektiriyor.

İşaretlere dikkat ederek, göremediğimiz zaman sakin bir şekilde durup, gerek GPS, gerekse gözlerle arayarak yürüyüşümüze devam ediyoruz. Yükseklik çok olduğundan henüz toprak patikaya girmedik. Çoğu zaman attığımız adım sonrası ayakkabılarımız altından kayan çarşak taşları da düşünürsek iyi bir tempomuz olduğu söylenebilir ama hızımız normal yürüyüşümüze göre tabii ki çok düşük. İşte bu tür yerlerde yürüyüş batonlarının faydası yadsınamaz. Emniyet herşeyden önemli. Bu gibi yerlerde yaşanacak talihsiz bir kaza (burkulma, düşme gibi) sonrası yardımın gelmesini beklemek çok uzun zaman alır.

Yaklaşık 1 km. kadar yüksekliği çok azaltmadan indikten sonra Alakilise'nin üzerinde oturduğu vadinin tepelerine geliyoruz. Ne zaman dik iniş yapacağız derken işaretler ve GPS'e göre tam o noktada olduğumuzu anlıyoruz. Bu noktadan sonra aşağıdaki vadiye iniş de yaklaşık 1-1.5 km. Birkaç noktada patika işaret konusunda fakirleşse de inişimize zigzaglar çizerek devam ediyoruz. Bazı noktalarda da yol çalı ve dikenlerden o kadar çok karışıyor ki birbirimizden çok uzaklaşmadan ayrılıp işaret arar duruma geliyoruz. Buralarda da yardımımıza GPS yetişiyor. Sonuç olarak Alakilise-Papazkayası bölgesinde işaret sorunu yaşanabileceğinden özellikle bu bölgede işaretleri kaybetmemenizi öneriyoruz.

İniş oldukça zorluyor. Adım adım ilerliyoruz.
Mehmet denizden kerteriz alıyor ve diyor ki: "doğru yöndeyiz!!"

Düz gibi yerlerde durup kısa molalar veriyoruz. 

Ekibin arka grubu ve fotoğrafçısı işini yapmaya devam ediıyor.

Papazkayası inişimizden panaromik bir bakış.



Alakilise'nin de bulunduğu ineceğimiz vadi aşağıda.
Demre ve Çayağız da sahil tarafında görünüyor.

Papazkayaları hemen solumuzda devasa duruyor


Kısa bir mola daha. Dik iniş başlıyor.

Ne zaman vadiye doğru alçalacağız diye sorup duruyoruz birbirimize.

Sabrın sonu selamet. İniş başladı.

Zaman zaman işaretleri bile kaybettiğimiz oluyor.

Bastığımız yerlere dikkat!!!

Mehmet batonlarını inişe uygun olarak uzatıyor.


Dik inişe 08:20 gibi başladıktan sonra saat 09:00 gibi aşadığda gördüğümüz yeşil vadinin başında oluyoruz. Yolun sonlarına doğru bacaklarımız oldukça zorlanıyor hatta bazı yerlerde çarşak ve inişin dikliği ayaküstü birkaç mola vermemizi gerektiriyor. Ne olursa olsun iniş sırasında güneye doğru bakan vadi boyunca harika manzaraları da seyretmeden inmiyoruz. Evet daha yolun başında acılarımız çok fazla ama ne olursa olsun insanın sevdiği bir uğraşı yapıyor olması büyük keyif veriyor o anda.

Aşağıdaki vadide Alakilise'yi seçemiyoruz ama GPS'e göre yakınlarda bir yerlerde olduğunu biliyoruz. Ayrıca Alakilise'de su bulacağımızı bilmek bizi daha da mutlu ediyor.

Saat 09:00'da vadi tabanına inerek yürüyüşümüze devam ediyoruz. Daha yolun başında buralarda çok sayıda antik kalıntı olduğuna dair belirtileri görüyoruz. Daha önce Alakilise'yi görmediğimizden acaba yakınlarda mı diye birbirimize soruyoruz zira daha vadinin başında bile eski duvarlar, mezar taşları gözümüze çarpıyor.

Vadi tabanına indik.

Daha iner inmez karşımıza kalıntılar çıkıyor.
Alakilise mi burası diye soruyoruz ama değil tabii ki.

Yeşillik ve ağaçların arasından çok dik olmayan bir iniş yapıyoruz. Zaten bugünkü yürüyüşümüzün çoğunluğu deniz seviyesine iniş şeklinde. vadi tabanda yürüdükçe karşımıza yeniden kuyular/sarnıçlar çıkmaya başlıyor. Çok yerde olduğu gibi içerisine hayvanlar, insanlar düşmesin diye ağızları kalınca odunlarla kapatılmış.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşün ardından ileride çocuk ve keçi sesleri duymaya başlıyor, çok geçmeden insanların konakladığı büyükçe bir ağıl ve  insanların konakladığı bir çadıra varıyoruz. Çevrede yıkıntı şeklinde tarihi olup olmadığını anlayamadığımız tek duvarı ayakta kalabilmiş bir yapı da gözümüze çarpıyor.

Vadi tabanından denize yani güneye doğru iniyoruz.

Yolumuzun üzerinde yıllara meydan okuyan
sarnıclardan sadece biri

İniş devam ediyor ama dik değil tabii.

İniş nispeten daha toprak patikaya dönmeye başladı.

İlk yerleşime geliyoruz.
Burada eski bir yapı daha gözümüze çarpıyor.

Papazkaya inişi sonrası törenle karşılanıyoruz.

Bizi gören çocuklar hemen yanımıza geliyor ve klasik olarak ingilizce ile bizi  selamlıyorlar: "Hello!!!". Onları daha fazla merakta bırakmadan hemen selamlıyor ve Türkçe "Merhaba!!!" diyoruz.

Başlangıçta bu bölgeyi Alakilise sanıyoruz ve buz gibi suya gerçekten ihtiyacımız olduğundan çocuklara burada su olup olmadığını soruyoruz. Bize hemen aşağıda bir kuyu olduğunu, kendilerinin de oradan su içtiğini söyledikten sonra hemen bizi oraya götürmelerini rica ediyoruz. Zorlu inişten dolayı da yorulmuş durumdayız ve suyu ne olursa olsun içmekte kararlıyız. her ne kadar çocuklar kuyunun yol üzerinde olduğunu söyleseler de onların da bize gösterdiği ilgiden dolayı bize yardımcı olmalarını rica ediyoruz.

Önden giden çocuklar bizi kuyu yani sarnıcın başına götürüyorlar. Aslında burası bir sarnıç zira dibinde oldukça eski tarihi bir yapı var ve 4 duvarı bariz belli oluyor. Burası ufak bir şapel de olabilir çünkü çevresinde farklı farklı yapılar ve mezar taşları da göze çarpıyor.

İşte yaylanın genç bekçileri

Mehmet'in hatıra fotoğraf zamanı

Bu da Altuğ'un fotoğraf seansı.

Burada da eski yapılar var.

Mezar taşları da gözümüze çarpıyor.

Bu da ne olduğunu anlayamadığımız eski bir yapı

Burada çok daha geniş ve belirgin bir yapı var.
Şapel türünde küçük bir kilise olabilir.

Hemen bu antik yapının dibindeki kuyudan su çekeceğiz.

Antik yapının olduğu yerden kuyu çok yakın.
Patika da bu yapının hemen dibinden geçiyor zaten.

Burayı Alakilise sanan Altuğ çocuklardan teyit aldığında Alakilise'nin daha aşağıda olduğunu öğreniyor. Altuğ ve Mehmet'i çanta, ayakkabı ve batonlarına kadar inceleyen çocuklar bize sarnıçtan su çekmek için yardımcı olacaklar sağ olsunlar. Kuyu başında topluca fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyoruz tabii. Hepsi okuyorlarmış ancak haftasonu olduğundan buraya keçilere gelmişler. Tabii okullar kapanınca koca bir yaz buralarda geçiyormuş dediklerine göre.İyi mi kötü mü karar vermek zor. 

Hemen çantaları çıkartarak su içmek için harekete geçiyoruz. Sarnıctan su çekmek için kullanılan tenekeye bağlı ipin çocukların anneleri tarafından alındığını öğrenince Mehmet çantasından hemen kopmayan incecik ipini çıkartıveriyor. Outdoor mağazalarında bulunan ve kamp için kullanılan bu ip mucize gibi. Koskoca 15-20 kiloluk su dolu tenekeyi defalarca yukarıya çekti.

Çocukların yönlendirmesi ile ilk parti suyu törenle yukarıya çekiyoruz. Suyu doldururken "abi tenekeyi suyun üzerine vur çöpelleri kenarlara gitsin" demeyi de ihmal etmiyorlar. Suyu yukarıya çekiyoruz, tortusunu ve rengini kontrol etmek için bardaklara koyuyoruz. Hafif sarımtrak, içerisinde ufak tefek yosunlar yüzüyor. Mehmet bunu yanında taşıdığı bandaj ile süzmek istediğini söylese de Altuğ buz gibi suyu kana kana içiyor.

Yanımızda taşıdığımız beklemiş su gibi değil gerçekten. Her ne kadar "acaba birşey olur mu?" diye düşünsek bile taze su insanın susuzluğunu alıyor. Çantalarımızdan çıkardığımız şişeleri doldurmak üzere harekete geçiyoruz. Mehmet suları doldururken Altuğ da fotoğraf çekiyor. Çocuklar üzerinde büyük merak uyandırmış durumdayız. Akıllarına gelen, bizimle ilgili merak ettikleri herşeyi çekinmeden soruyorlar. "O ne? Bu ne? Siz kimsiniz?"...

Su çekme operasyonu da başladı.
Bizden çok daha tecrübeliler kesinlikle.

Buz gibi su geliyor!!!!!

Belediye ekipleri suyu inceliyor.

Çocuklar üzerinde büyük merak
uyandırdığımız kesin.

Her ne kadar Altuğ süzmeden içmiş olsa da
Mehmet suyu süzerek içmeyi tercih ediyor.

Büyük ilgi çekmiş durumdayız.

Mehmet'in incecik kopmayan kamp ipi


Mehmet suyu direk olarak içmektense süzerek içmeyi tercih ettiğinden bayağı bir eziyetle süzerek içmeyi tercih ediyor. Susuzluğumuzu geçirdikten sonra su şişelerimizi dolduruyoruz. Önümüzde suyu idareli kullanmamız gereken birkaç saat var çünkü giderek  yerleşime doğru yaklaşacağız. Demre'ye yaklaştıkça illa ki su bulacağız bir şekilde.

Sularımızı tazelerken Alakilise tarafından 60 yaşlarında Hollanda'lı bir çift geliyor. Birbirimize "Merhaba" dedikten sonra bize Papazkaya'ya çıkan patikayı soruyorlar, onlara yolu gösteriyoruz ve buradan yanlarına su almalarını tavsiye ediyoruz. tavsiyemiz üzerine onlar da burada mola veriyorlar ve sularını dolduruyorlar. Bizim incecik ip oldukça bereketli çıktı. O kadar su çekiyoruz. Hiç kopmadı.

Geceyi Alakilise'de geçirmiş Hollandalı gezgin çift neredeyse Türkiye'de çok yerde yürümüş. Kaçkarlar, St.Paul Yolu gibi. Özenmemek elde değil. Bizde genelde bu yaşta insanlar genelde kabulklarına çekilip sessizce göçüp gitmeyi beklemeye başlarlar ne yazık ki.

Alakilise'ye birkaç kilometremizin kaldığını ve yarım saate ulaşabileceğimiz bilgisini aldıktan sonra, biz de kendilerine uzun bir tırmanışları olduğunu ve yukarıdaki ağaç katliamı konusunda parkur bilgilerini veriyoruz.

Burada yeteri kadar mola verdik zaten (yaklaşık 1 saat). Gölge de olduğundan burada pineklemek çok iyi geldi açıkçası. Hollandalı çift ile sohbet ve hatıra fotoğrafının ardından vedalaşıyor, saat 10:15 gibi Alakilise'ye doğru yola koyuluyoruz. Vadi tabanına indikten sonra, bir başka deyişle bu noktadan Alakilise yaklaşık 2-2.5 km.

Ufacık bir rüzgarla birlikte polen yağmuru başladı.
Buralarda bu mevsim kamp atarsanız sabah sapsarı uyanırsınız.

Papazkayası yönüne giden Hollanda'lı çift de
tavsiyemiz üzere buradan su takviyesi yapıyor.

Antik yapı içerisinde hatıra fotoğrafı.

İniş eğimi belli belirsiz taşlı bir patikadan yürümeye devam ediyoruz. yaklaşık 5-10 dakika sonra tepesi beton ile kapatılmış bir sarnıca ulaşıyoruz. Muhtemelen burada da kullanılan bir su var ama su çekmek için etrafında hiç teneke yok. Bu sarnıcı arkamızda bıraktıktan sonra hafif bir eğimle inişe geçiyoruz ve hemen solumuzda toprak orman yolunu görüyoruz. Yola paralel olarak patikadan yürüyoruz. Yaklaşık 5 dakika sonra patika yoldan toprak yola çıkıyor ve yolun karşısından devam eden patikaya giriyoruz. Bu toprak yol aslında Belören tarafından gelen orman yolu.

Yeniden yola koyuluyoruz.

Alakiliseye çok yolumuz kalmadı.
Hafif de olsa iniş devam ediyor.

Orman yolunu kesip karşıya geçtikten sonra karşımıza halen kullanılan bir ağıl daha çıkıyor. Burada patikalar düz ve çimen olduğundan tempomuz oldukça iyi. Ağılı da arkamızda bıraktıktan hemen sonra ileride dimdik ayakta duran Alakilise'yi görmeye başlıyoruz. Toprak yoldan Alakilise (St.Gabriel Kilisesi) yaklaşık 500 metre. Saat 10:40'da gelerek yıllara meydan okuyan Alakilise'nin bazilikasına ulaşıyoruz.

Altıncı yüzyılda inşaa edildiği, yürüyerek bile zor ulaşılan konumu da düşünüldüğünde deniz seviyesinden 850 metre yükseklikteki Alakilise'den etkilenmemek elde değil. Burası halen ayakta sayılabilir zira, duvarları, bazilikası, vaftiz sunağı, şapel türü oyukları halen belirgin. Aynı zamanda dini açıdan burası oldukça kutsal görülen bir yer. Diğer adı Aziz (St.) Gabriel olan olan bu etkileyici yapının bazilikasının da 9. y.y.'da inşa edildiği de söylenmekte.

Bir süre paralelinde yürüdüğümüz orman yoluna
çıktık ve yolun karşısından yeniden patikaya girdik.

Ağılın keçileri Alakilise'nin
aşağısında otluyor.
Fotoğrafın solunda keçilerin su içmesi için
dizi dizi yalaklar da görünüyor. Buralarda insan kendisi için
bile görse daldırır kafayı içerisine. İşte sıcak bu kadar eritti bizi.
İşte Alakilise karşımızda!!!!

Alakilise şaşırtıcı derecede ayakta kalabilmiş

Kalıntıları ve dışındaki yapılar da belirgin.

Alakilise'ye yaklaşıyoruz.
Alakilise'den yola devam edileceği zaman işaretler
TAM bu bölgede yukarıya doğru gidiyor. UNUTMAYIN!!!

Alakilise'ye ulaştık.
Bazilikasının önünde incelemelere başlıyoruz.

Hemen çevreyi araştırmaya koyuluyoruz. Alakilise yakınlarında yıkık bir yayla evi de göze çarparken, herkes tarafından yazılıp çizilen sarnıcı bulmaya çalışıyoruz. Çok geçmeden sarnıcı buluyoruz. Burada teneke ve ip de mevcut. Suyu her yerde olduğu gibi toprak ile karışmış ancak içilebilir olduğunu biliyoruz. Demre-Finike parkuru yürünürken buralardan su ihtiyacınızı karşılamak zorundasınız ki bu gibi tortu, renk gibi sorunları süzerek veya dezenfektan hap ile halletmek durumundasınız.

Yanımızda su olduğundan buradan su takviyesi yapmaya gerek duymuyoruz ancak kahvaltı yapmamızın şart olduğunu hissediyoruz. Sürekli su içip vücuda besin göndermeyince kısa sürede yorgunluk çıkıyor ki günün ilk öğünü çok önemli. Alakilise'nin hemen dibinde bulunan koca ağacın (diken yapraklı) gölgesinde ton balığı ziyafeti için harekete geçiyoruz. Her ne kadar hava esintili olsa da gölgeye ihtiyacımız var çünkü güneş bugün de oldukça yakıcı.

Medeniyetten bu kadar yukarıda bir yapı.
Çok etkileyici duruyor.

Tüm bu vadide fırtınalara çok iyi dayanmış diyebiliriz.

Özenle işlenmiş sütun başları ve kirişler.

Muhtemelen burası da girişiydi.

İşte herkes tarafından yazılan Alakilise'de suyun bulunduğu sarnıç.
Vaftiz sunağı da hemen ileride görünüyor.

Sarnıç ve Alakilise

Sarnıc Alakilise'nin hemen arkasında.
Su rengi biraz kahverengi ama topraktan kaynaklı.

Alakilise'nin uzağında bile kalıntılar görülüyor.

Çevrede yakın dönemin yapıları da gözümüze çarpıyor.

Yaprakları dikenli bu ağacın dibinde yemek molası veriyoruz.
Başka da alternatif yok zaten.

Alakilise bazilikasından panaromik bir bakış.

Alakilise ve çevresi

Kahvaltı/öğle yemeği tarzı ton balık, lavaş ve sarelle ziyafetimiz yarım saat kadar sürüyor. Gölgede oturmak güzel ama esen rüzgarda bir yandan üşürken bir yandan da terimiz kuruyor. Gölgede zaman geçirdikçe gevşemeye ve uykumuz gelmeye başlıyor. Dolayısıyla bir an önce yola koyulmamız gerekiyor. Yola çıkmadan harita ve GPS'i kontrol eden Altuğ Zeytin'e çok yol kalmadığını da belirtiyor.

Güneş o kadar yakıcı ki bizi hedefte gördüğü anda yakmaya başlıyor. Dolayısıyla bu kadar sıcakta yürümek zaman zaman çok keyif vermeyebiliyor. Temmuz-Ağustos'ta yürümeyi planlayanlara şimdiden duyurulur. Buralar Haziran'dan itibaren gerçekten çok sıcak oluyor.

Alakilise çevresine dağılmış sütunlar.

Başka bir yapı da burada yer alıyor.

Yukarılarda yakın döneme ait yayla evleri de var.
Zaten hemen yukarıda görünen çamların dibinde orman yolu var.

Alakilise'de yaklaşık yarım saat geçirdikten sonra saat 11:20 gibi yeniden yola koyuluyoruz. Yola koyulduğumuz anda bugünün en büyük yanlışını yapıyoruz. Ortalığı karıştırmadan, yani yanlışı anlatmadan doğruyu yazalım: Patika ve işaretler, orman yoluna paralel olarak kilisenin karşısındaki yıkık yayla evinin hemen arkasından devam ediyor. Bir başka deyişle. Alakilise'ye geldiğiniz patikadan geri yürümeye başladıktan sonra işaretler ve patika sol tarafınızda belli olacak. Özetle orman yoluna doğru yürüdükten sonra Zeytin'e çıkan tepeyi orman yoluna paralel yapacaksınız.

Bir anlık dalgınlıkla geriye dönmeden vadiden yürümeye devam ediyoruz. Patika var ama işaretsiz. Bunun farkına varıyoruz ve GPS'i kontrol ediyoruz. Altuğ patikanın yukarıda olduğunu öncü kuvvet Mehmet'e söylüyor ve sağımızda kalan tepeye tırmanmaya başlıyoruz. Tırmanmak ki ne tırmanmak!!! Bir süre sonra patika da bitiyor ve tamamen diken ve çalılar arasında ilerlemeye başlıyoruz. Büyük eziyet çekiyoruz. GPS'ten orman yolu ve işaretlerin yukarıda olduğunu bilsek de oraya ulaşabilmek büyük problem. Artık geri dönüşümüz de mümkün değil. Çizile çizile, bağıra çağıra yukarıya doğru dimdik tırmanıyoruz.

Arasıra GPS'e bakan Altuğ işaretli patikaya ne kadar kaldığını söylese de bu bölgede 2 metre bile ilerleyebilmek büyük sorun. Yanlışı farkedip neden geriye dönmediğimizi sormayın. Dönmedik. Dönemedik... Gururumuz buna engel oldu.

Alakilise'ye geldiğimiz yoldan tırmanmak, işaretli patikadan hafifçe tırmanarak yükselmek varken güneşin altında, bol dikenli bir ortamda dimdik çıkıyoruz. Halimizi siz tahmin edin.

Likya Yolu'nun kadim bekçileri keçiler.

Arada çektiğimiz çilenin fotoğrafı yok. Patikaya çıktık.
Orman yolu hemen sağımızda yukarıda.
İşaretler Alakilise'ye girerken başlıyor.

Yaklaşık yarım saatlik bir çilenin ardından işaretleri ve patikayı bulmanın mutluluğu ile Likya Yolu'na kaldığımız yerden devam ediyoruz. Patikayı yaklaşık 10 dakika daha takip ettikten sonra patika bir anda bitiyor. Ayak izlerine ve GPS'e göre orman yoluna çıkmanın vakti geliyor. Toprak orman yoluna tırmanarak ulaşıyoruz ve bu çileyi kazasız belasız arkamızda bırakmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Zeytin-Alakilise arası çok zor bir patika ve işaret konusunda problemli değil. Sadece biz kendi kendimizi zorladık.

Orman yoluna çıktıktan sonra işaretleri görüyoruz ve yürüyüşe devam ediyoruz. Aslında şu anda Alakilise'nin karşısında görünen tepeyi aşarak Zeytin tarafına doğru iniyoruz. Bu orman yolu yaklaşık 1.5 km.lik bir yürüyüşle bizi Zeytin'e indirecek.

Yola çıkıyoruz. Sonunda.
Büyük çileler çektik. Kolayı zor yaptık adeta.

Zeytin'e doğru ilerliyoruz. Yaşasın gölge!!!

Orman yolundan Zeytin'e inişimiz devam ediyor. Orman yolundan yaklaşık 1 km. kadar yürüyoruz ve yeniden çam ağaçları arasından devam eden patikaya giriyoruz.  Orman yolu sağdan biz ise soldan devam ediyoruz. Aslında orman yolu da Zeytin'e iniyor ama bu patika bizi Zeytin'in göbeğine indirecek. Yürümeye başlayacağımız patika bir dere yatağı aslında. 

Çam ağaçlarının gölgelediği patikada başlangıçta dere yatağından yürüsek de kısa bir süre sonra çok daha rahat bir patikadan iniş yapıyoruz. Alakilise'de yaşadığımız facianın ardından bu yürüyüş geçmişi unutmamızı sağlıyor. Patikada yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüşten sonra Zeytin'e ulaşıyoruz.

Orman yolundan yürüyoruz.

Solumuzda geniş bir düzlük var.

Orman yolu hafif sağa saparken biz sola sapıyoruz.
Solda dere yatağı gibi bir patikaya giriyoruz. İşaret kaçırmayın!!

Dere yatağından sonra rahat
bir patikadan ilerliyoruz.

Herşeyden önemlisi gölgeden yürüyoruz.

Her ne kadar başta anlamamış olsak da Zeytin'e ulaştık.
Fotoğrafın hemen sağında taş üzerinde işaret görülüyor.

Zeytin'e ulaştık. Karşı tepede Demre'den gelen
orman yolu da belli oluyor.

Deniz seviyesinden 750-800 metredeki Zeytin köyü de aslında tek tük evin olduğu bir yayla köyü. Bulunduğumuz noktadan tek bir ev görünse de görünmeyen tarafta bir kaç yerleşim daha var. Daha da önemlisi burada da antik kalıntılar var. Muhtemelen Alakilise'ye ulaşım zamanında da bu patika üzerinden olmuş besbelli çünkü yol üzerinde bu gibi mezar taşlarına ve çok sayıda eski sarnıca rastlamak mümkün. Burada konaklama olduğu evin hanında park halindeki motosiklet ve otlayan keçilerden belli oluyor. Ancak su var mı yok mu onu söylemek güç. Konaklama varsa su da vardır tabii paylaşım için rica etmek gerekebilir.

Buraya vardığımızda gördüğümüz eve doğru yürümeden sola yani deniz tarafına doğru saparak yürüyoruz ve geniş bir düzlüğe iniyoruz. Orman yolunu da karşımızdaki tepede görebiliyoruz. Bu bölge de işaret sorunu yok ama kaçırmamak için dikkatli olmak lazım çünkü ortalık çok yeşil. Sağolsun Mehmet de zaman zaman yeşilliklerin arasından yükselen babaları inşaa etmeyi ihmal etmiyor. İki kişilik ekibimizde herkesin bir görevi var tabii.

Zeytin geniş bir çayırın olduğu, tek tük
evin olduğu eski bir yayla yerleşkesi.

Karşıda (sağ üst) görünen yola doğru çıkışa başlıyoruz.

Yaz kış hiç değişmeyen çam ağaçları arasından hem seçilebilen
ilkbaharı simgeleyen yemyeşil bir ağaç

Yol yakın gibi ama hiç de öyle değil

Yükselmeye başladık. Her yer keçi.
İleride Zeytin'in bu taraftaki tek yayla evi görülüyor.

Geniş düzlükten yeniden yolumuz daralarak karşıda gördüğümüz orman yoluna doğru yükselmeye başlıyoruz. Yükselmeye başladığımız noktada hemen yukarıda mezar taşlarını görüyor ve yanından geçiyoruz. Arkamıza dönüp baktığımızda da Zeytin'i arkamızda bıraktığımızı hatta bayağı bir aşağıda bıraktığımızı farkediyoruz. İniş de olsa çıkış da olsa sohbet edip çevreyi seyrederken ne kadar yol aldığımızı anlayamıyoruz. 

Tabii kısıtlı su, tepemizdeki güneş sürekli olumlu düşünmemizi sağlayamıyor maalesef. Oldukça susamış durumdayız hatta güneş oldukça bunaltmış durumda. Zeytin aşağıda kaldı ve Alakilise çıkışına benzer orman yoluna paralel bir patikadan orta diklikte çıkış yapıyoruz. Yaklaşık 1 km.lik tırmanışın ardından sıcak ve susuzluktan dayanamayacak hale geliyor, tereddütsüz mola vermeye karar veriyoruz.

Sıcaktan o kadar bunaldık ki durur durmaz çantaları ve üzerimizde sırılsıklam olup yapışmış tshirtleri çıkartıp çevredeki kayaların üzerinde kurumaya bırakıyoruz. İkimiz de oturacak gölge ve düz bir yer bulup ayakkabıları bile çıkartıp sularımızı içiyoruz. Su taze ve kısıtlı olunca insanın susuzluğu gerçekten geçmiyor. Tshirtler kuruyup, ayakkabılar havalanırken burada oturmak iyi geliyor. 15-20 dakikalık bu 870 metredeki molamıza son veriyor, yola çıkmadan fotoğraf da çekilerek yola koyuluyoruz. Dinlenmek çok iyi geldi.

Yükselmeye başlıyoruz ve burada da karşımıza
burada da antik kalıntılar çıkıyor.

Kalıntılara bakılırsa burası antik çağlarda Myra-Alakilise
arasında aktif olarak kullanılan bir patikaydı.

Mola zamanı. Sıcak bizi yedi bitirdi.
Nisan sonu. Yazın yürümeyi düşüneceklere duyurulur.

Tshirtler su gibi. Kurumaya bıraktık.

Yorgun ama gururlu bir Mehmet vardı.

Nerede Altuğ'un tshirtü?

Orman yoluna çok yaklaşmışız ki moladan hemen 50 metre sonra yeniden orman yoluna çıkıyoruz. Araba geçmediği için bu kadar yakın olduğunu anlayamadık. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu yol Belören'den gelip Zeytin ve Alakilise'ye giden köy yolu. Yola çıktığımız konumda harika manzarayı seyretmeyi ihmal etmiyoruz. Yola çıkmadan da önce yönümüz tam güneye dönüyor.

Orman yolundan yürüyüşümüze devam ediyoruz ve 200-300 metre sonra çıktığımız tepenin diğer tarafına çıkıyoruz. Zeytin ve Alakilise tarafını son bir kez daha seyrediyor ve iki tepe arasındaki bir boğazdan diğer cepheye geçiyoruz. Tepeleri aşarak yolumuza devam ederken hedefimizde Belören var. Saat 13:20.

Yolun geçmesi için yarılmış ve şimdi boğaz diyebileceğimiz bir geçitten tepenin diğer tarafına geçtikten hemen sonra solumuzda Likya Yolu tabelasını görüyoruz. yavaş yavaş yolun sonuna yaklaşıyoruz ama 10 km. hiç de yabana atılır bir mesafe değil. Bunu yolun sonlarına doğru Gavuryolu ve asfalt üzerinde yürürken daha iyi anlayacağız.

Zeytin'i aşıp tepeye tırmanıp orman yoluna girdikten sonra yol kenarındaki sarı renkli Likya Yolu tabelasını gördüğünüzde Belören'e 2 km. kaldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar 2-3 km daha az yazılmış olsa da bu tabelada yazan "Myra 10 km." doğru bir rakam olarak kabul edilebilir.

Yola tam çıktığımız yerde Zeytin Yaylası'nı aşağıda görebiliyoruz.

Altuğ'dan bir fotoğraf molası daha

Yoldan yürüyüşe devam ediyoruz.



Zeytin ve Alakilise yönüne panaromik bir bakış.
Yola çıkmayı başarıyoruz. Hemen aşağısı Zeytin.
Uzun yolun göründüğü karşı tepenin arkası Alakilise 

Yol sağa doğru dönüyor ve boğazdan arka cepheye geçiyoruz.

Geçer geçmez karşımıza tabela çıkıyor.
Bir hedefe daha ulaşmış gibi hissediyoruz.

Rakamlar 2-3 km farkla doğru kabul edilebilir.

İşaret bizi yeniden patikalara sokuyor ve güneye yani denize doğru inişimiz devam ediyor. Bu bölgede geniş bir düzlük ve ormancılar gözümüze çarpıyor. Olduğu yerde bize acı acı havlayan köpeklerini susturuyorlar sağolsunlar. Bu arada bu yürüyüş sırasında yanımızda köpek kovucu da yoktu. Artık köpeklerden de korkumuz kalmadı. Altuğ bu konuda tecrübeli. Olası bir saldırıda hemen öne geçerek Mehmet'i koruyor. Ne dayanışma ama!!!

Dere yatağına benzeyen genişçe bir alandan yürüyoruz. Aslında tempomuz yavaş çünkü her yer taş ve adımlara ayak burkmamak için dikkat etmek gerekiyor. 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından patika yeniden daralıyor ve eski bir sarnıca daha çıkıyoruz. Bu sarnıcın da tepesi hayvan düşmesin diye kapatılmış ve oldukça eski olduğu anlaşılıyor. Zaten buradaki sarnıçların birçoğu Roma zamanından kalma. Bir bakıma Romalılardan sonra gelenler hazıra konmuş.

Geniş bir düzlükten Belören'e doğru yürüyoruz.

Yolumuz üzerinde bir sarnıç daha

Sarnıcın eski olduğu belli oluyor.
İşaret sorunu yok yola devam ediyoruz.

Sağ tarafımızda kalan tepenin yamacında, bitki örtüsü izin verirse bir süre sonra Belören orman yolunu da görmeye başlıyoruz. Zaten yürüyüşümüz sarnıcı geçtikten sonra bu orman yolunun paralelinde devam ediyor. Bu arada sarnıcı geçtikten sonra karşımızda denizi de görmeye başlıyoruz.

İniş biraz daha dikleşiyor ama patika geniş ve rahat. Sadece ayak burkulmasına dikkat etmek lazım. Karşı yoldan geçen arabadan el sallayan çocuklara da selamımızı verdikten sonra Belören'e doğru hızla iniyoruz. Belören'e vardığımızda Altuğ kimi görürse görsün su isteyecek. Kana kana su içmeyi o kadar çok özledik ki.

Bir fikir vermek gerekirse yukarıdaki tabeladan yaklaşık 20-25 dakika sonra Belören'i görmeye başladık. Beklediğimizden çabuk vardığımızdan birbirimize ilk başta buranın Belören olup olmadığını soruyoruz ve kadim yol dostumuz GPS'e bakıp, buranın Belören olduğunu anladığımız anda ikimizde de büyük bir mutluluk havası hakim oluveriyor bir anda.

Belirgin bir patikadan Belören'e doğru iniyoruz.

Yürüdüğümüz tepenin hemen karşısında
orman yoluna yeniden paralel yürümeye başlıyoruz.

İşte Belören!!!!

Orman yolu ve Belören hemen aşağıda!!!
Ekipte büyük sevinç yaşanıyor. Su istiyoruz!!!

Dar sayılabilecek bir patikadan Belören'e doğru taşların üzerinden seke seke hızla alçalıyoruz ve saat 14:00'te patika orman yolu ile birleşiyor ve susuzluktan kurumuş bir halde Belören'e giriyoruz.

Belören deniz seviyesinden 650 metre yüksekte bulunan 15-20 hanenin bulunduğu bir yayla köyü. Yol ve elektriği var. Bakkal/Market yok. Herhalde su vardır diyoruz ama köyde çalışmayan bir su şebekesinin olduğunu, ancak altyapısının baştan sağma yapılmasından ötürü daha ilk günden boruların patladığını öğreneceğiz az sonra. Haritalarda bu bölgede de eski yapılar olduğu yazıyor ama yol üzerinde rastlayamadık veya sıcak başımıza iyice vurmuş durumda.

Orman yolna doğru iniyoruz.

Belören'e vardık. Demre karşıda görünen sivri tepenin ardında

Belören'e törenle giriyoruz. Konumu itibariyle Demre'nin
hemen tepesinde bulunması sebebiyle Bezirgan/Kalkan gibi.

Altuğ Mehmet'e köyde gördüğü ilk insandan su isteyeceğini söylüyor. Bu konuda çekinmiyoruz açıkçası. Ayıp, utanma yok. Yemek bile isteyebilecek durumdayız. Buranın insanı yürüyüşçülere çok aşina ve yardımcı olmak bir çoğunun hoşuna gidiyor. Hatta soracakları sorulara da net ve terslemeden cevap vermek de bizim açımızdan önemli. Bu yollardan geçenleri ve yaşadıklarını unutmuyorlar. Emin olun ki "4 sene önce buradan bir turist geçtiydi..." diyeceklerdir kesin.

Köyün girişinde solda gördüğümüz ilk evde canlı belirtisi arıyor gözler ve buluyor. Altuğ hemen "merhaba" diyor ve su rica ediyor. Tereddütsüz buyur ediliyoruz bahçeye.

Belören girişindeki ilk ev. Gölgesi bile ilgimizi çekiyor.

Evin dibinde bir gölgede çanta ve ayakkabılarımızı çıkartarak bahçenin mis gibi çimine seriliyoruz. Burada utanarak itiraf etmemiz gerekirse bu sözü, konuşması ile efendi abinin adını sormayı susuzluğumuz sebebiyle unuttuk. Kendisinden şimdiden özür diliyoruz. Sürekli "abi" dedik durduk. Bu yazıyı yazarken bile hatırlamaya çalıştık ama nafile.

Sağolsun evinin dibindeki sarnıcından bize buz gibi su çekip getiriyor. Bu su tüm kış boyunca toplanan su. Dediğine göre tüm yaz boyunca bahçe dahil rahatlıkla yetiyormuş. Zaten hacim olarak hesap yaptığımızda kuyuda 150 metreküp civarında su olduğunu hesapladık. Çatısına yaptığı su toplama sistemi ile suyu oldukça verimli olarak topladığını anlatıyor.

Her ne kadar burası bir Demre tepelerinde bir yayla köyü olsa da yaz kış burada yaşıyormuş. Evinin hemen yanında bahçesi olduğundan ekim biçim yapabiliyor ama kısıtlı. Çünkü su kısıtlı. İdareli kullanmak durumunda. Bu bölge tarım için uygun ama su gerçekten büyük sorun. Kuyularda su bittiğinde Demre'den su getirtiyorlarmış.

Zamanında yapılan su şebekesi sadece 1 gün çalışmış. Döşenen borular arazi yapısının kayalık olmasından ötürü daha ilk gün patlamış ve o gün bugündür su yok. Zaten kuyu ve sarnıclardan su kullanmaya alışmış buranın insanı. Zamanında çevrede kuyu için su taraması yaptırmışlar ama nafile. "Eskiler su bulamamış biz mi bulacağız diyor". Eskiler derken dedeler değil, yol boyunca sarnıclarını gördüğümüz Eski Romalılar'dan bahsediyor.

Çevrede yaşayanlar kendilerince bir ağaçlandırma çalışması yapmışlar, örneğin narın getirisi çok diye nar bahçesi yapmış ama sulama sistemi patlayıp, taşıma su ile bahçe sulama yapmaya çalışıp birkaç sene üst üste zarar ettiğinde isyan etmiş. Yakın zamanda hemen dibimizdeki nar ağaçlarını kesip suya daha az ihtiyaç olan ağaçlar dikmeyi planlamış. İlk gün şebekeden gelen suyu bir anlatıyor ki sanki köye büyük medeniyet geldi sanırsınız. Yol-Su-Elektrik üçlüsünün değerini bu gibi yerleri gördüğünüzde çok daha iyi anlıyorsunuz.

Kış boyunca yağmur sularının
doldurduğu kuyudan buz gibi su geliyor.

Herşey için çok teşekkür ederiz!!!

Fotoğraf siyah beyaz olunca yılların
yorgunluğu daha belirgin ortaya çıkıyor.

Geldiğimiz yönden (kuzeye doğru) panaromik bir bakış

İnişimizi Belören'den Myra'ya Likya Yolu işaretlerini üzerinden yapacağımızı söylediğimizde bize buranın halkının senelerdir kullanmadığı, kendisinin bile en son çocukken yürüdüğü Gavuryolu üzerinden yapacağımızı ve taşlı-topraklı zor bir yol olduğunu söylüyor. Her ne kadar bizi asfalttan yürümeye ikna etmeye çalışsa da işaretlerden şaşmıyoruz.

Haritalardan bu yolun bazı yerlerinin zorlayıcı olduğunu okumuştuk ama çevre halk tarafından aktif olarak kullanılmadığını bilmiyorduk açıkçası. sonuçta Belören'e çıkan geniş bir asfalt yol var. Köylünün Gavuryolu'nu yürümek istememesinin sebebi de bu olsa gerek.

Bazı yürüyüşçüler veya günübirlik turlar tur başlangıç ve sonlarını genelde burada yapıyorlar. Gavuryolu'nu yürütmeden direk olarak araçla Demre'ye indiriyorlar. Sonuçta buradan sonra yaklaşık 8-9 km.lik bir iniş var ki son 3-4 km.si tamamen yerleşim içerisinden ve yürüyüş olarak tatsız. Ama Gavuryolu'nun yerleşime ulaşana kadar manzarası görülmeye değer.

Daha fazla zaman kaybetmek itemiyoruz. Su takviyemizi yaptık. Ancak çok yolumuz kalmadığından ve ağırlık olmaması için tüm şişeleri doldurmadık. Myra için son parkur başlıyor diyebiliriz. İsmini sormayı unuttuğumuz Belören sakini bu güleryüzlü abiden tekrar özür diliyoruz ve Belören'den saat 14:30'da tekrar yürümeye başlıyoruz. Kaba hesaba göre akşamüstü Myra'da olmayı planladık.

Belören içerisinden yürüyüşümüz yeniden başlıyor. Köy içerisindeki asfalt yoldan yürüyoruz. Hava çok sıcak olduğundan çevrede kimseler gözükmüyor. Gerçekten ilk evde durmuş olmamız yerinde bir karar olmuş gibi. Köyde sulama yapılan yerler yemyeşil ama köy dışı kayalık ve makilik şeklinde görünüyor.

Veda zamanı

Yol boyunca ilgilerini bizden esirgemeyen keçiler.

Ama bunlar dağdakiler gibi özgür değil.

Belören içerisindeyiz.

Hava o kadar sıcakki ortalarda kimseler yok.

Köy çıkışında karşımıza Myra 7 km tabelası çıkıyor. daha önce de yazdığımız gibi 1-2 km. sapma ile bu tabela her iki yön için de doğru kabul edilebilir. Daha kötü örneklerini görmüştük (Hisarçandır gibi). tabelayı arkamızda bırakıyoruz ve asfalt yoldan Demre'ye doğru iniyoruz. ne kadar gideceğimizi kestiremedik bu yüzden işaretlere de dikkat ediyoruz. Malum başımıza ne gelirse yerleşim yerlerinin çıkışında geliyor.

Köy mezarlığını ve köyü de arkamızda bıraktıktan sonra asfalt yoldan yürüyoruz. Belören içerisindeki Likya Yolu tabelasını gördükten yaklaşık 1 km sonra yolun solundaki işaretler bizi yolun aşağısından devam eden bir patikaya indiriyor. İniş patikası yol çalışmasının vermiş olduğu tahribat sebebiyle oldukça dik ve zorlu. Daha doğrusu yolun tüm taşı toprağı burayı doldurmuş ve can sıkıcı bir hal almış. Ümit ediyoruz ki önümüzdeki yol da bu şekilde değildir.

Özetlemek gerekirse köy mezarlığını geçtikten 700-800 metre sonra sol tarafta yoldan aşağıya inen işarete dikkat edin. Daha doğrusu yolun solundan yürüyerek bankete sürekli göz gezdirin. Burayı atlarsanız asfaltı takip etmek zorunda kalırsınız çünkü işaretli patika yoldan çok daha alçak seviyede devam ediyor. Aksi takdirde yeniden işaretlere rastlayacağınız Kutluca Mahallesine kadar asfaltı takip etmeniz gerekir.

Belören çıkışı, köy kahvesi kenarında tabela karşımızda.

Köy arkamızda kaldı. Köy mezarlığının yanından geçerek
asfalttan aşağıya yani Demre'ye doğru iniyoruz.

Asfalttan yola devam ediyoruz ama gözümüz işaretlerde.
Yakın zamanda patika yola gireceğimizi biliyoruz çünkü.

Demre aşağıda gözüktü. Myra aşağıda tam fotoğraf ortasındaki
tepenin hemen önünde. Tepede uçta da Myra kalesi var.

İşaret belli olmuyor ama tam Mehmet'in olduğu noktadan
aşağıya ineceğiz. O yüzden yolun hep solundan devam
ederek işareti kaçırmayın.

Yolun hemen tepesinden çektik bu fotoğrafı.
İşaret hemen aşağıda belli belirsiz görülüyor.

Zorlu bir inişten sonra yeniden patikaya giriyoruz. Yoldan uzaklaştıkça patika düzeliyor ve yerini gerçekten etkileyici bir antik yola bırakıyor. Yıllara meydan okuyan örülmüş taşlardan oluşan çoğu zaman kaymak tabirinin uygun olacağı görülmeye değer bir patika. Buna benzer örülmüş yolları Kalkan tarafında Üzümlü'de de görmüştük.

İniş sadece yol çalışmasının bozduğu bir
patika. Yoldan uzaklaştıkça patika daha
belirgin ve yürünebilir hale geliyor.

Bu patikadan yürümek çok keyifli gerçekten.

Bu patikanın eski olduğu
örme taşlardan belli oluyor.

Muhtemelen zamanında Alakilise ve yukarı yerleşimlere çıkan
bu antik yolda deniz manzarasını seyrederek inmek keif veriyor.

Sıcaktan tam anlamıyla yamulduk.

Yol üzerinde kuyu gibi farklı farklı yapılar karşımıza çıkıyor.

Yol çok yukarıda kaldı ve denize doğru indikçe Demre'nin manzarası da karşımıza çıkmaya başlıyor. Zaman zaman karşımıza sarnıç türü örme yapılar da çıkıyor. Taşların örülmesi sonucu ortaya çıkmış bu yoldan yürümek çok keyif veriyor. Fotoğraf çekmeyi ihmal etmemek lazım. Tabii daha da önemlisi Likya Yolu'nun en zor bir parkurlarından birini geride bırakmak üzereyiz. Buranın ters yönünde de yürüyecekler için oldukça zorlu bir çıkış olacağını hatırlatalım.

İnişimiz devam ediyor. Keyfimiz yerinde.

Yürü yürü de bitmiyor tabii.

Tepenin ucuna doğru yaklaştığımızda lagünü de görmeye başlıyoruz.

Bir sarnıç daha.
Suyun kıymetini bu kuyuları gördükçe çok daha iyi anlıyoruz.

Tepenin ucuna geldik ve yönümüzü güneybatıya çevirdik.

Demre'ye panaromik bir bakış.

Alüvyonlarını yığdığı geniş yatağı ile Demre Çayı karşımızda.

Demre Çayına doğru inerken arkamızda
lagün manzarasını bırakıyoruz.

Tepeden güzel bir geniş manzaramız var.

Zamanında bizce Alakiliseye çıkan yol olarak kullanıldığını
düşündüğümüz antik örgülü yol halen devam ediyor.

Kutluca'ya varmak üzereyiz ve örgülü yol bizi geniş bir düzlüğe indiriyor. Çevrede işaret yok ama biraz araştırınca yüzümüzü denize verince sağ taraftaki yoldan devam etmemiz gerektiğini söyleyen işaretleri buluyoruz. Klasik olarak yerleşime yaklaştıkça kaos başlıyor. İşaret sorunu yok ama patika tarla çalışmalarından dolayı taş toprak haline geliyor. Neyse ki sadece 10-15 dakika kadar kısa süreliğine bu kargaşadan yürümek zorunda kalıyoruz.

Saat 16:00'da Kutluca'ya yani Belören asfalt yoluna yeniden çıkıyoruz. Deniz seviyesinden 250 metre yükseklikteyiz. Bu noktaya kadar yukarıdan asfalt yoldan girip yürüdüğümüz bu antik yol yaklaşık 2-2.5 km. sürdü.

Yol burada bitiyor. Aslında bitmiyor ama yerleşime yaklaştığı
için insanlığın önlenemez yıkımına yenik düşüyor besbelli.
İniş hemen Mehmet'in bulunduğu yönde Demre Çayına doğru.

Çıktığımız geniş düzlükte inişimize başlıyoruz.
Demre Çayı'na doğru iniyoruz.

Yerleşime yaklaştığımız ortalığın kargaşa
haline gelmesinden hemen anlaşılıyor.

Yerleşime yani Kutluca mahallesine geldiğimizi anlıyoruz.
Evler hemen aşağıda görülüyor.

Kaos ve kargaşaya hoşgeldik.

Yola çıkıyoruz yeniden. Hemen yolun karşısında işaret var.
Burada bitmiyor iniş. Sırada Gavuryolu var.

Çıkar çıkmaz hemen ileride yolun karşısında Likya Yolu tabelasını görmeye başlıyoruz. Gavuryolu'na giriyoruz. Klasik bir kaos ortamı daha. İşaretler dağınık, düzensiz, her taraf uzun çalılık, bolca çöp. Daha yolun başında çevreye dağılıp işaret arayacak duruma geliyoruz. İşaretleri bulduktan sonrası da bol dikenli çalılık, kayalık olunca canımız çok sıkılıyor ve önümüze çıkan bir düzlükte Zeytin çıkışındakine benzer bir mola vermeye karar veriyoruz. Tshirt ve ayakkabılar fora.

Gerek yolun sonuna, gerekse yerleşime yaklaştıkça yorgunluğun da etkisiyle çabuk moralimiz bozuluyor. Aşağıdaki manzaraya doğru yaklaştıkça yolumuzun üzerinde inşaatları, toz topraktan yürüyeceğimizi de görünce keyfimiz kaçıyor doğrusu.

Burada öyle bir gevşiyoruz ki her ikimizin 10-15 dakika içi geçiyor. Genişçe bir düzlük, gölge. Uyuklamak için tam ortamı.

Gevşememek gerek çünkü önümüzde uzun ve zorlu bir iniş var. İlerleyen zamanda patika buradaki gibi toprak ve çalılar arasından ilerlemeyecek çok şükür.

Gavuryolu'na sapıyoruz. İşaret asfaltın hemen karşısında.
Bu yol aynı zamanda Belören'den inen asfalt yol.

Hedefe adım adım. Gavuryolu var sırada.

Daha yolun başı kargaşa kaos. İsminin hakkını veriyor diyoruz.
Buralarda işaret sorunu yaşanabilir dikkatli olmak lazım.
Ancak sonunda Demre Çayı'na doğru kıvrılacaksınız.

Aşağıya doğru indikçe yol daha yürünebilir bir hal alıyor.
Malum yerleşimden uzaklaşıyoruz.

Zorunlu mola sonrası yürümeye devam ediyoruz.
kamp için uygun sayılabilecek alan ama su yok.

Çalıların arasından Demre Çayı'nın aktığı vadiyi saran tepelerden inen bir patikanın başına çıkıyoruz. Patikanın başı deniz seviyesinden yaklaşık 170 metre yükseklikte ve yukarıda olduğu gibi antik yol olduğu çok yerde belli oluyor. Yol üzerinde yakın zamanda açılmasına imkan olmayan su kuyusu, örme taşlar ile karşılaşıyoruz. dedikleri gibi Gavuryolu bolca taşlı bir yol.

İn in bitmeyen zigzaglar eşliğinde, eğimi dik olmayan bu bölgeyi döne döne iniyoruz. Tabii dikkatli de olmak gerekiyor olası bir bilek burkulması yaşamamak için. Burada herhengi bir işaret sorunu yok zaten sapılabilecek başka alternatif bir patika da yok. Bir tepenin yamacından Demre Çayı'na doğru güzel bir ters ışık manzarası eşliğinde alçalıyoruz. Demre çayının kıvrılarak denize yaklaştığı bu upuzun vadinin fotoğrafını çekmeyi ihmal etmeyin sakın.

Gavuryolu inişi başlıyor. İçerilerden gelen
Demre Çayı manzarası çok güzel

Manzara gerçekten çok etkileyici. Tüm yorgunluğa rağmen...

İndikçe buranın da yukarıdaki antik yolun
devamı olduğunu anlayacağız.

Zigzaglar çizerek iniyoruz.
Artık yorgunluk iyice artmış durumda.

İn in bitmiyor.
Taşlar ile örülmüş patikaya çıkıyoruz.

İğne atsanız seraya düşer. Demre için çok uygun bir söz.
Mümkün olan her yerde sera var.

Zigzaglar çizerek inişe devam ediyoruz.
Myra sağ tarafta uzayan tepelerin en ucunda, deniz tarafında

İnişin sonuna iyice yaklaştık.

Yakın dönemde bu tür yollar buraya yapılamaz.
Gavuryolu da kesin Myra'yı Alakilise'ye bağlayan bir yol.

Bizde yollar 1 senede çöker, gelip şu işçiliğe bakıp ders alsak keşke

Şu anda Mehmet'in üzerinde durduğu çarşak
insanlar seralara yukarıdan su hattı taşıdığı için taş ve kaya.
Demek dokunmasalar karşıdaki örme duvar gibi kalacakmış.

Yarım saat süren bu manzaralı yürüyüşümüz saat 17:20'de Demre Çayı'nın dibindeki seraların arkasına çıkmamız ile son buluyor. Artık deniz seviyesine ulaştık diyebiliriz.

Pencereleri açık seranın yanından geçerken içerideki sulu sulu biberlerden birer tane kopartıyoruz. Ne kadar iyi geldiğinin tarifi anlatılamaz. 2 gün sonra boğazımızdan ilk defa taze yiyecek geçiyor. Tam biberleri yerken Altuğ içeride sera sahibini görüyor ve biraz daha biber istiyor. Biber sebil ve tanrı misafiriyiz. Avuç avuç biber kopartıyor ve bizi ön kapıya çağırıyor.

Sera'nın yanından yola çıkıyoruz. Bu arada çevrede işaret olmadığını ve yolun nerede olduğunu gösteren bir işaret göremedik. Myra'dan çıkıp yamaçta kurulu seralara sormanız gerekebilir veya tek tük de olsa işaretleri bulabilme imkanınız olabilir. Burası bir yerleşim ve işaret sıkıntısı var.

Her bölgenin seracılık mahsulü farklı. Demre'de genelde gördüklerimiz kırmızı biber ve cherry domates. Tam istediklerimiz. Sera sahibi sağolsun bize avuç avuç koparttığı domates ve biberleri yıkıyor ve yanımıza yolluk olarak veriyor. Tabii musluktan gürül gürül akan sudan da içmeden yola devam etmiyoruz. Elimizi yüzümüzü yıkayıp içebildiğimiz kadar su içiyoruz.

Gavuryolu'nun sonu. Merhaba deniz seviyesi.

Sera içerisi herhalde 40-50 derece, üzerine rutubet.
Anlatılmaz yaşanır.

Afiyet olsun. Sulu sulu biber.

Ne güzel geliyor taze yemek yorgunluk üzerine.

Biz istedik bir tane onlar verdi bin tane.
Burada çeşmelerden su içilebiliyor.
Bir su içtik ki şebeke kuruyacak diye korktuk.

Yolluğumuzu aldık. Var mı isteyen???
Seracının da dediğine göre buralarda işaret sorunu varmış. Zaman zaman arkada kapanan Gavuryolu'nu kendi imkanları ile açıyormuş ama serasının yanından sapılacağına dair bir işaret göremedik. Belören tarafına Gavuryolu üzerinden yürüyecekler için şöyle bir tarif iş görecektir: Demre Çayı'na paralel yürürken camiyi geçtikten yaklaşık 1.5 km sonra Gavuryolu girişine ulaşıyorsunuz. Daha fazla yürümeyin sakın!!! Çünkü yol alabildiğine içerilere doğru gidiyor.

Su ve yiyecek takviyesinin ardından yaklaşık 4.5-5 km.lik Myra yürüyüşümüzün son etabı başlıyor. Elimizde domates ve biberleri kemirerek, çevre halka selam vererek yürüyoruz. Çok yerde insanların selam vereni de oluyor, para isteyeni de. Ama rahatsızlık vermiyorlar. Çevre halkı yardımsever.

Gavuryolu çıkışı bu caminin 1-1.5 km. gerisinde.


Yürüyen gölgeler

Bu hayvanlar nereye gidiyor böyle???


Ya biz nereye gidiyoruz?

Yürü yürü bitmeyen asfalt. Daha beterlerini gördük ama.

Yol boyunca arkamızda çok seven bıraktık.
Bırakıp gitmemizi istemediler.

Yol boyunca insanlarla sohbet de ediyoruz.
Onlar soruyor biz anlatıyoruz.
Yukarıdaki tepelerden inerek fotoğrafın
solundaki Gavuryolu'ndan asfalt yola indik.

Tepeler iyice arkamızda kaldı

Tabii yerleşim içerisinden yürüdüğümüz için geçen arabaların tozu, gürültüsü, sıcak hava sebebiyle Myra'ya bir an önce varmak istiyoruz. Demre tarafında Myra'nın eteğinde kurulduğu tepeyi ve Myra kalesini görebiliyoruz.

Konuşmadan hızlı bir tempo ile 3.5 km. yürüyoruz ve Demre Çayı üzerindeki köprüyü (muhtemelen Köşkerler Yolu köprüsü) saat 18:15'te geçiyoruz. İyice şehir içerisine doğru yaklaşıyoruz ve trafik arttı. Scooter kullanan kızları bile gördük. Güzel bir modernizm. Tabii dibimizden geçip yolları sulayan itfaiye pek hoş olmuyor çamurlanmamız anlamında. Yollar çamur içerisinde kalıyor. Dağ bayırda sen gel kuru kuru yürü şehirde çamura bat... Olacak iş mi?

Demre Çayı'nı geçiyoruz.

Demre Çayı'nın getirdiği alüvyonlar
çok geniş bir alanı kaplamış.

Demre Çayı'nı geçiyoruz.
Köprü üzerinde fotoğraf zamanı.

Yollar çamur oldu. Ne gereği vardı sanki??
Sadece biz değil kimse memnun olmadı.

"Hello!! Hello!!" arkadan anne sesi:
"Gel kızım buraya bağırma insanlara"
Myra'ya vardık.

İşte Myra!!!!
İkinci gün de tamam.


Burada da yürüyüşümüz çok uzun sürmüyor ve 18:30'da Myra'ya sağ salim varıyoruz. Bu kadar sera arasında bir anda karşımıza böyle bir yer çıkması insanı gerçekten etkiliyor.

Myra kapanmak üzere. Konaklamayı dert etmeden çay bahçesinde oturuyoruz ve zorlu Finike-Demre parkurunun yorgunluğunu atıyoruz.

Kısa molanın ardından saat 19:00'da giriş kapılarının kapanacağını öğrenen Altuğ antik tiyatro ve kaya mezarlarını gezmek istiyor. Halimizi gören Myra görevlileri, dinlenmemizi ve saat 19:00'dan sonra kendilerinin burada olduğunu ve yardımcı olacaklarını söylüyor sağolsunlar. Bu konuda yardımcı olacak Tanju ise Aperlae'de Rıza'nın kardeşi çıkıyor.

Gezi gözlem işini garantiye aldıktan sonra oturduğumuz çay bahçesinin hemen yanındaki çimlerin üzerine kamp atmak istiyoruz. Sağolsun Tanju izin için yardımcı oluyor ve Myra'nın dibinde kamp için hemen harekete geçiyoruz. Çimenlik alan çay bahçesinin suladığı ve bakım yaptığı bir yer olduğu için izin aldık.

İzinden sonra saat 19:30 gibi içerisini rahat rahat geziyoruz. Koca bir tiyatro. Aspendos veya Efes gibi değil tabii. Kayalıklardaki eski Likya mezarları antik tiyatro kadar etkileyici. Fotoğraf çekip tiyatronun ortasında sesimizin yankılanmasını dinlemek için bağırıp çağırıyoruz.

Myra Antik Tiyatrosu

Hava kararmadan çadırımızı kurup üstümüzü değiştirmenin vakti geldi. Henüz ne yiyeceğimize karar vermedik ama Tanju bize az ileride market olduğunu söylemişti. Bu akşam bir değişiklik yapıp çantadaki standart lavaş ve ton balıklarını tüketmektense marketten zeytin, peynir, yoğurt, ekmek gibi temel besinleri alıp karnımızı doyurmak daha cazip geliyor.

Çadır zamanı.

Hava kararmış durumda ve Myra'ya gelmeden önce yürüdüğümüz yoldan geriye yürüyor ve Demre şehir merkezine doğru giden Alakent Caddesi üzerindeki markete giriyoruz ve zeytin, peynir, salatalık, kişi başı yarım kiloluk yoğurt ve ekmek alıyoruz. Hemen ileride gözümüze kestirdiğimiz bir kahvede oturup aldıklarımızın neredeyse hepsini tüketiyoruz. Bu kadar yemek yememize rağmen şişmedik hatta daha yerimiz bile var.

Yarın sabah yapacağımız Andriake yürüyüşü çok kişi tarafından yapılmayan bir yürüyüş olacağından ve bizi ne beklediğini bilmediğimizden bastıran uykumuza daha fazla acı çektirmek istemiyoruz ve çadıra geri dönüyoruz.

Birçok medeniyeti ağırlamış Myra'nın bu geceki bekçileri biziz. Çevremizdeki oyuncu köpeklerin yaptıkları gürültüye aldırış etmeden uykuya dalıp üçüncü günümüze doğru gidiyoruz.

Myra Likya şehirleri içerisinde görülmesi gerekenlerinden biri. Buraya gelmişken Demre şehir merkezinde bulunan St.Nicholas (Noel Baba) kilisesini de ziyaret etmeden yola devam etmek olmaz. Myra'dan Noel Baba Kilisesi yaklaşık 1.5-2 km.

Myra Likya ittifakının bir üyesi olmadan önce Myra ile ilgili yazılı bir kaynak yoktur. Likya Birliğinin altı büyük kentinden birisi olarak bilinir. Strabon'a göre de ittifakın en büyük kentlerinden biriydi.
Likya ve Roma dönemlerine ait olan kentin harabelerinin çoğu alüvyon tortuların altındadır. Antik tiyatronun üstündeki dağda bulunan akropol büyük ölçüde tahrip olmuştur. Tiyatronun yakınında hamam ve bazilika olabilecek geç dönem kalıntıları görülmekte, 141 yılında bir depremde yıkılan açıkhava tiyatrosu tekrar yapılmıştır.

Myra’da iki Likya nekropolü vardır, bunlar tiyatronun üzerindeki kayalıkta ve onun doğusunda nehir nekropolü olarak adlandırılan bölgede toplanmıştır. Kaya mezarlarının çoğu uzaktan büyük bir ev gibi görünürler, bazıları da tapınak şeklindedir. Nehir nekropolünün en dikkat çeken mezarı gezgin Charles Fellows'un 1840 yılında kaya mezarlarını gördüğü zaman hala kırmızı, sarı, mavi ve mor renkleri seçebildiğini söylediği “Resimli Mezar”dır, günümüzde bu renkler görülemez sadece kırmızı ve mavi renklerden izler vardır. Bu mezarda diğer bir dikkat çeken şey gerçek ölçülerde kabartma şeklinde yapılmış 11 insan figürüdür.

Hıristiyanlığın ilk zamanlarında Myra Likya'nın metropolüydü. Aziz Pavlus M.S. 60'da Roma'ya giderken limanında gemi değiştirir. Günümüzde Noel Baba olarak da bilinen Aziz Nicholas 4. yüzyılda Myra'nın piskoposluğunu yapıyordu. 408 ile 450 yılları arasında imparatorluğun başında olan II. Teodosius zamanında Aziz Nicholas'ın Myra'da başpiskoposluk yaptığı ve Myra'nın Likya'nın başkenti olduğu bilinmektedir.