a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

26 Nisan 2012 Perşembe

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
6.GÜN PARKUR DETAYLARI:
Başlangıç: 09:45
Bitiş: 17:40 (verilen tüm molalar dahildir)
Toplam mesafe: 32 km. (Daha detaylı hesap olarak Karaöz-Mavikent Merkez 11 km., Mavikent-Finike Merkez 21 km.)
Su: Yerleşim noktalarından yürünen çok sıkıcı bir parkur. Su sorununuz yok. Bakkal, market, restoran, benzin istasyonu herşey mevcut. Aslında yerleşim noktası demeye de gerek yok. Mavikent kent merkezinden uzun bir süre sıkıla sıkıla yürüyorsunuz. Sadece Karaöz ile Mavikent arasında yollarda bakkal yok. Asfaltta yürüyorsunuz ama yollar tenha. Karaöz'den çıkarken yanınıza yarım su bile alsanız hatta almasanız bile 3 yerde su kaynağı var. İlk su kaynağı Karaöz'den sonra 2. km.'de mesire alanına yani sahile indiğinizde karşınızda, diğeri sahilden yolaçıktıktan 1 km. sonra (Karaöz'den 4.5 km. sonra) asfalt yol üzerinde. Diğeri de yine asfalt yol üzerinde, Mavikent sahiline inerken bir öncekinden 1 km. sonra. Bundan sonrasını yazmaya gerek yok. Belirttiğimiz gibi Mavikent sahiliden sonra Finike'ye kadar yerleşim içerisindesiniz zaten.
Yemek: Yerleşim merkezlerinden geçtiğiniz için yemek sorununuz olmayacak. Çayağzı'nda yeme içme imkanı var ancak Finike-Demre dağ geçişini yapmayacaklar yani buradan yürüyüşe başlayacaklar veya Kekova yönüne devam edecekler için Demre'den marketten yanlarına yemek almalarını tavsiye ediyoruz. Çayağzı 1. derece SİT alanı olduğundan market veya bakkal yok. Belki burada yeme içme imkanı olan restoranlardan yanınıza birşeyler hazırlatabilirsiniz.
Konaklama: Çadır her yere kurulabilir ancak yerleşim bölgeleri içerisinden geçen bu parkuru bir an önce bitirmenizi (mümkünse motorlu taşıtla) ve hiç yürümemenizi öneriyoruz. Mavikent, Kumluca ve Finike kent merkezlerinde pansiyon, otel sorunu olmayacağını belirtmemize gerek yok. Finike'de yürüyüşçülere de hizmet veren, parkura yakın, Finike Devlet Hastanesi yakınlarında Keramos Pansiyon bulunuyor (+90-535-245 30 86). Bir kenarda not olarak bulunabilir.
Çayağız 1. derece SİT alanı olduğundan otel, pansiyon yok. Sadece çadır kurulabilir. Ancak burada Andriake Camping'de de çadır kurulabilir. Burayı işleten Demre'li Barış size konaklama konusunda yardımcı olacaktır (www.andriake.com - 535-5010532, 535-2264936, 242-8713130). Çayağzı'na geldiğinizde kendisini bulabilirsiniz.
Parkur Zorluğu: Bu parkur için çok uzun yazmaya gerek yok. Yürüyecekler için uzun bir parkur diyebiliriz. Hele güneşin altında uzun uzun yürüyeceğiniz, neredeyse tüm yol boyunca gölge olmayan bir parkur. Kate Clow kitabında bile Finike-Mavikent arasını dolmuş ile geçilmesini tavsiye ederken "neden yürümek?" diye kendi kendinize sormak en doğal hakkınız.
Biz bu parkuru yürüdük ancak bundan dolayı çok gurur duymuyoruz. Sıcak asfalt üzerinden ayaklarınız su toplayarak saatlerce dümdüz, bol bol egzos kokusu soluyup, kamyon, traktör gürültüsü dinlemeyi, ayak tabanlarınızın saatlerce düz ve sıcak asfalta basmaktan su toplamasını göze alıyorsanız yürüyebilirsiniz. 2011 yılında da Kumluova ve Kınık merkezinden de yürümüştük ama burası ile alakası yok. Burada E5 karayolu gibi işlek bir asfaltın kenarından 13-14 km. durmadan yürümek zorundasınız. Yola çıkmayıp hemen dibinizden geçen traktörler de cabası. Ayaklarınız su topladığı vakit ilerleyen günlerde yürüyeceğiniz yollarda çok eziyet çekersiniz. Bunu da önemle belirtmiş olalım.
Sonuç olarak Karaöz-Mavikent arası yürünebilir. Suyun da olduğu zor olmayan bir parkur ancak Mavikent-Finike arası için motorlu taşıt kullanmanızı öneriyoruz. Ayak tabanlarınızı boşuna patlatmayın, bolca egzoz kokusu ve toz solumayın.
2016 yılından başlayarak bu parkurun daha kuzeyden Limyra Antik kenti üzerinden geçirilerek Kumluca-Finike asfalt yolunun kaldırılması şeklinde bir çalışma yapılıyor.
Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resimin üzerine tıklayınız.


HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Köken Pansiyon'un tertemiz ve rahat yataklarında o kadar rahat bir uyku çekiyoruz ki kendimize yorgun bedenlerimizin dili olsa bu durumu kabullenmekte herhalde güçlük çekmiştir veya algılayamayıp "bu yatak, bu uyku bir şaka olmalı" diye düşünmüştür muhtemelen.

Bu uzun ve yorucu günün akıllarımıza kazınan özeti buydu aslında.

Her zamanki gibi sabah saat 06:00'da uyanan Altuğ, Mehmet'e yol boyunca yattığı patlak matın üzerindeki acı dolu uyku gecelerinin hatırına uyuması için biraz daha zaman veriyor. Birsen Hanım'a saat 07:15-07:30 gibi kahvaltı edip zaman kaybetmeden yola çıkacağımızı söylemiştik. Birşeyler atıştırıp yolda kahvaltı ile zaman kaybetmeyiz diye düşünüyoruz. Altuğ erken kalkıp çantasını düzenlemeye başlıyor. Dün akşam çantalarda yıkanacak kirlileri yıkayıp balkona astık. Havalandırılacakları çantalardan çıkardık ve sabah yola çıkmadan yeniden düzenleyeceğiz.

Mehmet patlak mat faciasından sonra uykuyu haketti

Çantalar düzenlenecek.

Bunlar da ilk 5 günün kirlileri. Yıkandılar balkonda kuruyorlar.

Aslında burada çantalarımızın hafif ve derli toplu olmasının meyvalarını topladık. Sadece ihtiyacımız olan, az ve seçilmiş eşyaları ince eleyip sık dokuyarak yanımıza almamızın yanı sıra, eşyalarımızı da kullanım amaçlarına göre çanta içerisinde poşetler veya paket lastikleri ile (çoraplar bile) ayırmış olmanın verdiği bir rahatlıkla en sıkışık anlarda bile rahatlıkla aradığımızı bulabildik. Ağır ve karışık bir çanta yürüyüşe başladıktan bir süre sonra elinize ne geçerse atıldığı bir pakete dönüşüyor maalesef. Bu sefer aradığınızı da bulamıyorsunuz. Blog'da bulunan "yanınıza alınacaklar" listesi yürüyeceklere yardımcı olacaktır mutlaka. Bakıp kontrol etmenizi bir kez daha öneriyoruz.

Altuğ çantasını düzenlerken Mehmet mışıl mışıl uyuyor. Bu arada koridordan sesler geliyor. Belli ki Birsen Hanım ve eşi Ramazan Bey ayakta çünkü bu gece pansiyonda bizden başka kalan yok. Saat 7:10 oluyor ve Birsen Hanım kapımızı çalıyor. Meğer Altuğ'un duyduğu Birsen Hanım ve Ramazan Bey'in seslerinin sebebi bize balkonda kahvaltı hazırlığı yüzündenmiş. Birsen Hanım kapımızı çalıyor ve sabah erken çıkacağımızı söylediğimiz için kahvaltıyı balkonda hazırladığını söylüyor. Bunun üzerine Mehmet de uyanıyor. 4 gün çadırın ardından 5. günümüzde oda keyfi her ikimize de çok güzel geldi. Altuğ'un çantası balkonda halen kurumamış çamaşırlar haricinde hazır sayılır. Birsen hanım'ın uyandırdığı Mehmet ise kahvaltı sonrası toparlanacağını söyleyerek bu harika kahvaltı için vakit kaybetmeden ayaklanıyor.

Kahvaltı sofrasını kontrole gelen hala ayılamamış Mehmet.

İşte olay mahali. Herşey burada oldu.

Hemen koridorun sonundaki balkona geçiyoruz ve karşımıza hayatımız boyunca pek unutamayacağımız herşeyi elleriyle hazırlanmış bir kahvaltı sofrası çıkıyor. Kahvaltı oldukça sade ancak 4 gündür sabah kahvaltısında lavaş yiyen şu gariban bedenlerimiz günler sonra bu kadar çeşidi bir arada görünce şaşırıp kalıyoruz haliyle. Ancak kahvaltının şöyle bir farkı var reçeline, tereyağına, kaymağına kadar Birsen Hanım tarafından hazırlanmış olması. İşte bu değerini daha da arttırıyor.

Kahvaltı sofrası ile fotoğraf faslının ardından, semaverden çaylarımızı doldurarak bardak içerisine attığımız bir tutam taze nane eşliğinde kahvaltıya başlıyoruz. Ev yapımı nar reçelinden, taze kopartılmış bibere kadar bize fazlasıyla yetecek kadar kahvaltı malzemesi var sofrada.

Kahvaltı soframız
Sofraya biraz daha yaklaşalım

Birsen Hanım ve Ramazan Bey alt kattalar biz yukarıda deniz manzaralı ferah balkonda Mehmet ile kahvaltımıza başlıyoruz. Ne canımız çekerse var sofrada. Kahvaltımızın sonlarına doğru memleketi Karaöz olan Ramazan Bey yanımıza geliyor ve sohbet etmeye başlıyoruz. Emeklilikten sonra doğduğu topraklara geri dönmüş ve bu ufak pansiyonu işletmeye başlamışlar. Zamanında buralarda balık çeşitlerinin çok olduğunu, giderek bozulmaya başlayan insan profillerini bize mütevazi öğretmen tavrı ile sürükleyici ve detaylı bir şekilde anlatıyor. Belli ki Karaöz Gelidonya Feneri'nin bulunduğu Taşlık Burnu ve turizm ile hiç ilgisi olmayan seracılık cenneti Mavikent arasında sıkışıp kalmış. Sahili öyle büyük ve Çıralı/Adrasan gibi değil zaten.

Altuğ, Ramazan Bey ile sohbete devam ederken Mehmet toparlanmak için odaya gidiyor. Koyu bir sohbet devam ediyor. Zamanın çabucak geçtiğini anlayamadan saati 9:00 yaptığımızın ve yola koyulmamız gerektiğinin farkına varıyoruz. Son hazırlıkları yapmak üzere artık ikimiz de odaya gidiyoruz.

Ramazan Bey'e Finike'ye kadar yürüyeceğimizi söylediğimizde biraz şaşırıyor. Bize Mavikent'ten minibüslerle Finike'ye ulaşmamızın daha mantıklı olduğunu söylüyor ancak kendisine yürüyüşümüz sırasında motorlu taşıt kullanmadığımızı söylüyoruz. Dediğine göre önümüzde uzun ve dümdüz bir yol var. Ramazan Bey'in neden minibüse binmemiz gerektiğini ısrarla belirtmesini ilerleyen saatlerde yürüdükçe anlayacağız. Dediğine göre Karaöz Finike arası 30 km.

Yol düz olduğu ve artık performansımızın yerine geldiğini düşünerek saat 09:45'de yola çıkıyor olmamız bizi Finike'ye akşamüstü ulaşmamız konusunda çok da tedirgin etmiyor açıkçası.

Karaöz Köken Pansiyon'a veda zamanı.

Kurumayan eşyalarımızı çanta dışına bağlayarak kapının önüne indirdikten sonra veda zamanı geliyor. Bu tatlı ve misafirperver insanlara "hoşçakal" demeden önce hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmiyoruz. Karaöz'e yolu düşecekler için şans eseri rastladığımız Köken Pansiyon gerçekten temiz ve güleryüzlü bir emekli çiftin işlettiği bir yer. İletişim bilgilerini tekrar yazalım bilginiz olsun diyerek yürümeye başlayalım. (www.kokenpansiyon.com / 505-2554311 / 505-5609146).

Asfalt yol boyunca yürüyüşümüze başlıyoruz. Yola çıktıktan Karaöz içerisine doğru 150-200 metre kadar ilerledikten sonra sola sapıyoruz. Karaöz içerisinde ilerledikçe sera ve eski ev sayısı da artmaya başlıyor. Sola saptıktan 100 metre kadar yürüyoruz ve Karaöz'ün girişine geliyoruz. Tabelalardan anlaşılacağı üzere sağa sapan yol Adrasan'a, bizim gideceğimiz sola sapan yol batıya doğru yani Mavikent'e gidiyor.

Korunabilmiş eski ve güzel evler de var Karaöz'de

Karaöz'den çıkıyoruz. Arkamızda Adrasan Mavikent yol ayrımı. İleride sola sapacağız.
Gül Altuğ gül!! İleride de güleceksin böyle.

Sola saptıktan sonra Karaöz sahilini solumuzda bırakarak asfalttan yürüyüşe başlıyoruz. Bugünün parkurun %95'i asfalttan olacak ve çok can sıkacak hatta çok can yakacak diyebiliriz.

Sapaktan Mavikent yönüne devam etmeye başladıktan yaklaşık 500 metre sonra Karaöz arkamızda kalıyor hatta kayboluyor diyebiliriz. Yolun başında genellikle çam ağaçlarının sınırladığı asfalt yol üzerinden yürüyoruz. Gelidonya Fenerinden güney cephelere geçince aslında bitki örtüsünün de Kaş tarafındaki bitki örtüsüne benzemeye başladığını söyleyebiliriz.

Hava bugün güneşli ve bulutsuz olacak besbelli. Hele yerleşim içerisinden yürüyeceğimiz için bu çok da iyi bir durum değil. Şu an için bulunduğumuz durumun keyfini çıkartıyoruz ama bir yandan bugün bizi nelerin beklediğini de düşünmeden edemiyoruz. Şu anda deniz seviyesinden 20-30 metre kadar yüksekteyiz ve aşağıda masmavi denizi seyrederek yürümek müthiş keyif veriyor ilerleyen saatlerde yerleşimden geçeceğimiz de aklımızın bir kenarında açıkçası.

Çam ağaçları arasından Karaöz koyu manzarası

Karaöz'den çıkıyoruz ve asfalttan yolumuza devam ediyoruz. Bugünün konsepti bu: Asfalt.

Mavikent'e doğru masmavi ve yemyeşil koyların tepelerinden yürüyoruz.

Aşağıya iniş yok ama tekne ile buralarda yüzmek harika olur.

Nemli çamaşırlar lastikle çantaya asılı. Doğal kurutma metodu.

İniş yok ama insanın 30 metreden atlayası geliyor.

Hemen bu önümüzdeki burunun ucuna kadar sahilden yürüyeceğiz. Papaz koyuna vardık.


Karaöz gözden kaybeden, deniz manzaraları eşliğinde yürüdüğümüz burunun diğer tarafına geçiyoruz.olduktan sonra burunun  yaklaşık 1 km. daha yürüyoruz ve Karaöz'ü arkamızda bırakarak burunun diğer tarafına geçiyoruz ve karşımızda kumsalı ve taşlı sahili ile uzun Papaz Koyu veya başka bir ismi ile Kazanova Koyu'nu görüyoruz. İşaretler bizi Papaz Koyu içerisindeki mesire alanından sahile indiriyor. Bu arada mesire alanı içerisine çeşme de mevcut. Yanımızda yeterli su olduğundan buradaki çeşmeden suları tazeleme gereği duymuyoruz. Yanınızda kamp ocağınız ve yemeğiniz varsa, isteğinize bağlı olarak Korsan Koyu gibi gece burada kamp bile yapılabilir. Hem su var, hem de deniz. Çok da güzel olur.

Papaz Koyu'nun masmavi ve tertemiz bir kumsalı var. Özetlemek gerekirse Karaöz Koyu'nun bir tarafında Korsan bu tarafında da Papaz Koyu var. İşaretler bizi kumsala indirip sonuna kadar yürütüyor. Kumsal bittiğinde kayalıklar başlıyor. Kayalıkların başladığı yerde de yukarıya doğru asfalta çıkan yol var. Biz yolun asfalta çıktığını zannediyoruz ancak işaret gözükmüyor. Altuğ 50 metre kadar asfalta çıkan yoldan yürüyor ancak işaret bulamadığını söylüyor Mehmet'e. Yukarıda işaret gözükmediğine göre tek çare sahilden kayalıkların üzerinden yürümek gibi gözüküyor. Altuğ tekrar aşağıya iniyor ve kayalıklardan ileriye doğru dikkatlice baktığımızda ileride bir kayanın üzerinde belli belirsiz işareti görüyoruz ve yaklaştıkça işaretlerin bizi kayaların üzerinden ve sahilden uzunca bir süre yürüteceğini anlıyoruz.

Papaz Koyunda kamp da kurulabilecek mesire alanındayız.

Sahile doğru iniyoruz. Su da var.

Papaz Koyu. Masmavi ve tertemiz bir suyu var.

Önümüzdeki kayalıklardan devam ediyoruz yürümeye.

Kayalıklardan yolumuza devam ediyoruz.

Papaz Koyu'nun ilk bölümü arkamızda kaldı

Sahilden yolumza devam ediyoruz. İşaretler seyrek ama arandığında görülebiliyor.


İşaretlerin bizi sahilden yürütüp de neden yoldan yürütmediğini, aslında şu anda yürüdüğümüz sahilin bugünün yanlız doğa ile son buluşmamız olduğunda anlayacağız. Yalnız ve bakir Papaz Koyunda kayalıkların üzerinden kısa bir yürüyüşün ardından yeniden kumsala iniyoruz. Deniz tarif edilemeyecek kadar berrak ve temiz. Sahilde, denizin içerisindeki dev kayanın dibinden yürüyüşe devam ediyoruz ve kumsalın sonu yeniden kayalığa çıkıyor. Kayaların üzerindeki ayakkabı ve çamur izleri ve tek bir işaret bizim kayaların üzerinden yürümeye devam etmemizi söylüyor. Zaten hemen tepemizden geçen asfalta çıkmak için bir patika da yok. Sahilden yürümek tek çare. Tabii kayaların üzerinden sırtımızda 13er kg.lık çantalar ile seke seke yolumuza devam ettikçe "neden buradan yürüyoruz acaba?" diye birbirimize sormadan edemiyoruz.

Sahilden yürüdükten sonra ikinci kumsala ulaşıyoruz.

Sahili ve masmavi denizi seyrediyoruz bir süreliğine.

Kumsala iniş.

En denize girilebilecek yerlerde denize giremedik. Tüh!!! Ama nerede ne var iyi öğrendik.

Papaz Koyundayız.

Büyük kayanın dibinden yolumuza sahilden devam ediyoruz.

Papaz Koyu'nun plajlarını arkamızda bırakıyoruz.

Yeniden kayalıklar başlıyor.

Nereden ve nasıl gideceğiz?
Burada işaretler seyrekleşiyor dikkatli bakmak lazım.
Ancak sahilden yürümeye devam edeceğiz bir süre daha.


Papaz Koyu'nu boydan boya geçtik diyebiliriz ve sahilin batı cephesindeki buruna yaklaştık ve artık değil yürümek, sekilemez hale geldi yol.  Asfalt yol hemen tepemizde. 7-8 adımda çıkabileceğimiz kadar yakın üstelik. Görünürde işaret de yok. Bulunduğumuz konumda ilerleyerek yolu aramamızın hiçbir mantığı yok diyerek çalıların arasından tırmanarak yola çıkmaya karar veriyoruz. Kaygan, toz gibi bir toprak ve çalıların arasından neredeyse emekleyerek yola çıkıyoruz ve asfalta çıktığımızda hemen önümüzde kırmızı-beyaz işareti görüveriyoruz. Meğer doğru yerden çıkmışız yola. İkimizde işaretli yollardan çıkıyor olmanın verdiği huzursuzluk yerini "tamam yeniden yola ve işaretlerin gösterdiği yola çıktık" sevincine bırakıyor. Mavikent yönünden Karaöz'e yürüyecekler için Papaz Koyu'nu görmeye başladıktan sonra, en son işareti görüp (hemen burunun ucundan Papaz Koyun'a dönen virajın sonunda), yolun sağına geçerek kayalıklara iniş için uygun bir yer aramaları şeklinde bir tavsiye yapabiliriz.

Papaz Koyu'nun karşısındaki buruna doğru sahilden yürüyoruz.

Sahil ve kıyıdaki büyük kaya arkamızda kaldı.

İşaretler bitiyor ve uygun bir yerden çıkışımızı yapıyoruz asfalta

Papaz Koyu'nu arkamızda bırakıyoruz. Burunun arkası Karaöz Koyu.

Karaöz bölgesi için çadırlı konaklama tavsiyesi yapacak olursak, arkamızda bıraktığımız Papaz Koyu veya Karaöz'ün Gelidonya feneri tarafında kalan Korsan Koyunu tavsiye ediyoruz.

Asfalt üzerinden yürüyüşümüz kaldığı yerden devam ediyor. Karaöz bulunduğumuz burun ucundan artık gözükmüyor. Asfalt üzerinde çeşitli şarlatanlıklarla yürüyoruz zira yanımızdan geçen araç sayısı çok seyrek. Bulunduğumuz noktadan mavikent de henüz gözümüyor. Görünüşe göre 2 burun daha geçeceğiz. GPS'e göre ileride görünen son burun olan Hırsız Burnu'nu geçtikten sonra Mavikent sahiline ineceğiz.

Kayalıklardan asfalta çıkış sevinci.

Asfalttan kaçma şaklabanlıkları.

Asfalttan yürüyoruz. Mavikent sahili en ilerideki burundan başlıyor.

Masmavi ve tertemiz bir plaj daha.

Yaklaşık 500 metre kadar yürüdükten sonra aşağıda yeniden masmavi bir koy ve sahile daha geldiğimizi görüyoruz. Buraya iniş yapmayacağız ancak iniş papaz Koyuna göre biraz daha zahmetli olsa da yüzmek için harika bakir bir plaj var 20 metre kadar aşağıda. Koyun diğer yamacına geçtiğimizde ileride burunun ucunda çeşme karşımıza çıkıyor. Bu çeşme Papaz Koyundan asfalta çıktıktan yaklaşık 1 km. sonra. Burada kısa bir su molası veriyoruz ve yolumuza devam ediyoruz.

Aşağısı kayalık ve deniz masmavi harika manzaralar sunuyor bize. Zaman zaman durarak manzarayı seyrediyor, yürüyüün keyfini çıkartıyoruz. Çeşmeden yaklaşık 500 metre sonra yolun kenarında ikinci bir çeşme karşımıza çıkıyor. El yüz yıkama ve manzara seyretme molasının ardından 1 km. daha yürüyerek Mavikent sahilinin başlangıcı yani kumsalının dibine saat 11:30'da iniyoruz. Karaöz sahili ve Mavikent sahilinin başlangıcı 6 km. sürüyor ve 25 km. lik çile işte buradan sonra başlıyor.

Burada yüzülmez mi?

Aslafalttan yürüyüşe devam. Bu yola bile hasret kalacağız bugün.

Ne olursa olsun sağda solda manzaraları iyi seyretmek lazım.

Çeşmede su molası verdiğimiz yerde manzarayı da seyrediyoruz. Mavikent sahiline az kaldı.

Hırsız Burnunun arkasına geçtik mi Mavikent.

Yol oldukça tenha. Ender geçen araçlardan biri.

Gelidonya Feneri uzaklarda kaldı. Ancak adalar ihtişamını koruyor.

Mavikent'e son viraj.

Mavikent sahili!!!!! İlk etap tamam.

Mavikent sahiline iniyoruz. Araç yolundan yürümeye devam etmeden önce sahilde ayakkabıları havalandırma ve taş toprak temizleme molası veriyoruz ve tek tük kalan işaretleri takip ederek tozlu araç yolundan yürüyüşe devam ediyoruz. Artık asfalt diyemeyiz yola zira bu kadar çok sera, traktörler, kamyonlar yolları köstebek çukuruna ve toz toprağa çevirmiş durumda. İşimiz zor.

Mavikent'in Patara gibi alabildiğine uzun bir kumsalı var. Denizi de bildiğimiz Akdeniz. Çok güzel gözüküyor ama yerleşim içerisinden yürümek kolay değil.

Sahile doğru iniş.

Kumsal buradan başlıyor.

Beşadalar ve Mavikent kumsalı

Mavikent hatırası.

Plaj burada da bizi kendine çekiyor ama kanmıyoruz bu oyunlara!!!

Alabildiğine kumsal. İleride karlı dağlar bünyesinde Finike-Demre Likya Yolu parkurunu da içeriyor. 2013'e nasipse.

Mavikent'e giriş yapıyoruz.

Sabah sisi hala yerinde duruyor.

Ayakkabıdan taş toprak çıkarma molası. Yolumuz uzun. Çok uzun.

Kendimizi dümdüz batıya doğru yürümek üzerine programlıyoruz. Zaten yıollar burada dümdüz seraların içerisinden akıp gidiyor. Hatta yürüdükçe çölde alabildiğine yürüyormuş gibi hissediyoruz kendimizi. Yol bitmek bilmiyor. Hatta sonu gözükmüyor. Limitsiz yol.

Bu yol hakkında çok fazla detaya girmeye gerek yok. Yerleşim içerisinden yürüdüğümüz, oldukça sıkıcı, düz yoldan tek düze yürüyüşten dolayı ayaklarımızın su topladığı bir yürüyüş oluyor. O kadar dağlar indik çıktık, kayalardan sektik durduk, dümdüz yolda ayaklarımız su topladı. Bunun sanırız ki tek bir sebebi olmalı: Tekdüze sabit yürüyüş. Kilometrelerce ayak tabanının aynı noktalarının aynı yere basmasından dolayı kısa bir süre sonra tabanlarımızda yürümemize engel yerlerinde su toplamaya başlıyor. Kafa tutarsanız daha da büyüyor maalesef. Dağ bayırda yürürken her adım farklı düzlüklere basılmak zorunda olduğu için bu tekdüzelikle karşılaşmıyoruz.


Sahile paralel Mavikent'e doğru yürüyoruz. Seralar da başlıyor.

Yolun başında futbol sahası da var.

Poz vermeye utanıyorlar. Son anda yakaladık böyle.

Futbol sahaları, mezarlıklar, inşaatı devam eden Anadolu Lisesi ve limitsiz sayıda seranın yanından yürüyüşe devam ediyoruz. Yürüdükçe canımız daha da sıkılıyor. Gölge de yok.

Yolda bizi yürürken gören çocuklar "hello" diyerek yanımıza koşuyor sonra Türkçe konuştuğumuzu duyunca başta şaşırıyorlar ve ardından takibi kesiyorlar. Türk olduğumuza şaşırmış gibi görünüyorlar. Bu bölgede seraların herhalde %90'ı biber yetiştiriyor. geçen sene yürüdüğümüz Kumluova-Kınık bölgesinde domates ağırlıktaydı. Toprak yapısına bağlı bir durum herhalde.

Tam enerjimizin azalmaya başladığı yerlerde Yenidünya (Malta Eriği) meyvası ortaya çıkıyor. Sulu sulu o kadar iyi geliyor ki anlatmak çok zor. Enerji ve moral veriyor. Ancak hayatın gerçeği daha çok yolumuz var. Neyse ki yolun çabuk bitmesi için tabanlarımızda (özellikle Mehmet'in) oluşan su toplarını düşünmeden çok iyi bir tempoda yürüyüşe devam ediyoruz. Üstelik güneşin altında ve toz toprak yollarda. Bu arada kumdan da yürümeyi düşünecekler olabilir ancak bunun daha yorucu olacağını da ekleyelim.


Reklamlar: Ek tohumun Türkü'nü sonra söyle türkünü

Yerleşim içerisinden yürüyüş devam ediyor.

Biberler sofralarımıza gelmek üzere yola çıkıyor.

Her yer sera.

Bazıları doğada. bazıları şehirde. Acaba hangileri şanslı?

Hello!! Hello!!... aaa Türklermiş...

Yaklaşık 5-6 km.lik bir yürüyüşün ardından artık şuursuz hareketler yapıyoruz. Çevrede bize selam veren insanlardan selamımızı eksik etmiyoruz ama saçmalamaya başlıyoruz. Seralar yüzünden sonsuzluk hissi veriyor bulunduğumuz yer. Sağa sapsak da aynı sola sapsak da aynı manzaralar. Seralar. Dümdüz batıya doğru gitmemiz gerekirken yanlışlıkla sahile doğru sapıyoruz. Başta sahilden gidelim diye bir kara verip yola devam etmek istesek de GPS bize yol göstermiyor. 50 metrelik bier yürüyüşün ardından bir sera sahibine soprduğumuzda sahilde yol olmadığını ve düz devam etmemizin doğru olacağını söylüyor. Geri dönüp yola düz devam edeceğiz. Altuğ bu arada içeride dalında sebil biberleri görüyor ve birkaç tane rica ediyor seracıdan. memnuniyetle koparıp yeyebileceğimizi hatta bize koca bir torbaya koyacağını söylese de kabul etmiyoruz. Kişi başı 4 biber sulu sulu çok iyi geliyor ve dümdüz yola devam etmek üzere yeniden yollara koyuluyoruz. Tavsiyemiz buraların yürünmemesi.

Ayaklarımız su toplamış durumda ve yol kenarlarında bulduğumuz enerji verici yenidünya meyvaları bile işe yaramıyor artık. Finike'ye zamanında yetişebilmek için tempomuzu düşürmemeye gayret ediyoruz ancak su toplarımız bizi zorlamaya başladı. Acilen pansuman yapmak gerekiyor. Yolun çok ilerisinde bir büfe gözümüze çarpıyor. Hızımızı düşürmeden oraya kadar yürüyüp hem karnımızı doyurur, hem de bir kenarda pansuman yaparız şeklinde karara varıyoruz çoğunluk olarak.

Biber molamızdan sonra 3.5 km, bir başka deyişle Mavikent kumsalına indiğimizden bu yana 9 km. çok iyi tempoda yürüdük ve 1.5 saatte Akmaz Deresi üzerindeki köprüyü geçerek markete ulaşmayı başarıyoruz.


Memleket AVM görsün!!!

Seralar...

Malta Eriği. Yenidünya. Hayat verdi.

Köprü üzerinden geçip markete varıyoruz. Mola zamanı.

Markete girer girmez soğuk sade soda içiyoruz. Önce market sahibini tanıyıp ayakkabıları market önünde daha sonra çıkartalım dedik. İstanbul'dan buralara göç etmiş tek çocuklu bir aile tarafından işletilen marketin arkasındaki bahçede oturuyorlar. Hanımı geliyor ve merhabalaşıyoruz. Turist olarak göründüğümüz ve Likya Yolu'nu yürüdüğümüzü anladıkları için güleryüzü ile bizim girişteki sandalyelere oturabileceğimizi söylüyor.

İstanbul'un hengamesini bırakarak buralara göçüp gelen bu sessiz ailenin işlettiği market resmen çölün ortasında serap görmüşüz gibi duruyor. Soda ile yediğimiz çikolata ve dondurmaların ardından hemen ayakkabılarımızı çıkartıyor ve operasyona başlıyoruz. Operasyon sırasında bir yandan küçük çocuğun sorularına cevap veriyoruz. İleride onun da bizim gibi yürümek istediğini söyleyip duruyor. Bir yandan da GPS ve çantalarımızı, hatta tabanlarımızın altındaki su toplarına yaptığımız operasyonu dikkatle izliyor.

Acılar içerisinde su toplarını patlatıp patlatmama arasında gidip geliyoruz. Patlayan patlamış durumda ve hemen bandajladık. Henüz patlamamış ve olgunlaşmamış olanlara dokunmuyoruz. Aslında ilerleyen günlerde Kekova yürüyüşümüzde rastlayacağımız Hollanda'lı hemşirelerden aslında patlatmamız gerektiğini öğreneceğiz.


Mola verdi mi böyle verilir.

İtina ile ayak bakımı yapılır.

Market manzaraları...

Marketin ufaklığı. Likya Yolu'nu yürüyecekmiş ileride. Söz verdi.

Ayaklarımıza pansuman yaptıktan sonra birer sade soda daha içiyoruz ve 15-20 dakikalık bu molanın ardından yürüyüşümüze devam etmeye başlıyoruz. Bu arada market sahibi bize yürüyeceksek yola düz devam etmememizi, marketi geçtikten sonra kuzeye yani yukarıya Kumluca'ya doğru yürümeye başladıktan sonra karşımıza çıkacak ilk sol olan sokağa sapmamızı, bu yolun bizi Kumluca-Finike asfaltına çıkaracağını söylüyor. Dediğine göre yarım saatlik bir yürüyüşümüz kalmış. Yürüyüşümüzü tamamlayıp GPS'in kaydettiği verileri haritaya yükledikten sonra bizi neden kuzeye doğru 300 metre yürütüp yolumuzu ekstra 2 km. daha uzattığını anlayamadık maalesef. Dediğimiz gibi öyle bir yerdeyiz ki uçsuz bucaksız seralardan oluşan bu bölgede hangi yola sapsak aynı geliyor. Ne yaptığımızın farkına varmıyoruz. Zaten buralarda işaret vs. aramayın bile. Artık tek amacımız var: Yürüyerek Finike'ye ulaşmak...


İşte yüksek giriş ev böyle olur. Budur Türk'ün gücü!!
Büyük hata!! Biz ettik siz etmeyin... Düz yürüyün..

Yola koyuluyor ve anlatacak önemli bir şeyin olmadığı, bol bol yenidünya, limon ve Kabarmut Camiisinde tuvalet ve su molası veriyoruz. Canımız çok sıkılıyor olmasına rağmen yürüyüş tempomuz gayet güzel. Hatta bandajlarımız geçici de olsa işe yaramış gibi gözüküyor. Market sonrası 3 km.lik bir yürüyüşle Kumluca-Finike asfaltına çıkıyoruz. Artık tozlu yollar bitti yerine 13-14 km.lik kızgın asfalt yürüyüşü başlıyor. resmen direnç testi yaşayacağız ki sıcak asfalt tabanlarımızı daha da perişan edecek. Bu işlek yolun kamyon ve otomobil gürültüsü de cabası.

Günler sonra ilk defa trafik ışıklarından karşıya geçiyoruz. Aşırı gürültü ve sıcak keyfimizi kaçırıyor. Yeniden sahile doğru yürüyoruz ve yaklaşık 1 km.lik yürüyüşten sonra yeniden batıya Finike'ye doğru sapıyoruz. Gölgesiz asfalt sıcağı toprak yoldan yürümekten daha zor. Sıcak tempomuzu düşürdüğü gibi yürümek ayak sargısı daha bol Mehmet'in de sargılarını oynatıyor. Finike yönüne çıktıktan 1-1.5 km sonra köprünün üzerinde mola veriyoruz ve hızlıca bir pansuman daha yapıyoruz. Yanımızdan Finike yönüne geçen minibüsler geçip gidiyor, şeytana uyup binelim diyoruz ama amacımız sabit. Motorlu taşıt yok. Bu şartlarda minibüse mi binmek, şeytana uymak mı veya meleklere uymak mıdır tartışılır.


Kumluca Finike karayoluna çıkıyoruz. Günler sonra ilk defa ışıklar gördük.

Erkenci kavun.

Haydi Jest'e mest olalım.

Yolumuz uzun. Bizi izlemeye devam edin.

Linda domates tohumu isteyen??

Tüm kış boyunca yediğimiz domatesler işte bunlar.

Çıtır kavun. Bu kadar reklam yeter.

Daha yolun başında başımız şişti.

Kumluca'dan çıkıyoruz. Ver elini asfalttan Finike!!!

11 km. böyle bir yoldan yürüdük. Fazlasını paylaşmaya gerek yok.

Biri Likya Yolu mu dedi? Likya asfaltı burası!!!

Yolun bundan sonrasını "benzinlik geçtik, yol tabelası geçtik, ev geçtik, otel geçtik"diyerek anlatmak manasız geliyor. Asfalttan 11 km.lik tempolu yürüyüşün ardından Finike'ye 17:40 gibi varıyoruz. Büyük ve tarifsiz bir çile çektik. Maalesef çok keyif alamadık bugünden. Sıcak asfalttan ayaklarımızın su toplaması cabası.

Finike girişinde oyalanmadan önce Demre, sonra da Çayağzı'na devam etmek istiyoruz. Daha önce de yazdığımız gibi izin durumumuz müsait olmadığı ve dönüşümüze 4 gün kaldığı için Finike-Demre-Çayağzı arasını, yani 1800 metrelik tırmanışı 2013 yılına bırakmak zorunda kaldık maalesef. Dolayısıyla Finike-Demre-Çayağzı arasını minibüsle geçeceğiz. İçimizde motorlu taşıt kullanmama sözünü çiğnediğimize dair bir üzüntü yok zira bu bölgenin parkuru dağlardan gidiyor ve 2013'e bırakmak zorunda kaldığımız Likya Yolu'nun 3 günlük zorlu dağ geçişini içeriyor. Tüm gün asfalttan yürüyüp, karayolundan Demre'ye yürümenin mantıksızlığını da düşününce, Finike merkezinde kısacık bir soluklanmanın ardından Demre minibüslerinin nerede olduğunu öğreniyoruz ve Demre'ye doğru hareket ediyoruz.

Demre merkezden 3 günlük Kekova yürüyüşümüz için yemek alışverişinin ardından Çayağzı'na saat 19:00 gibi taksi ile ulaşıyoruz.

Geceyi geçireceğimiz Çayağzı yani Likya adı ile Andriake tahıl ambarı olarak Bizans döneminde bile işlevini korumuş, kalıntılarının dimdik ayakta kaldığı bir antik liman şehri. Burası 1. derece SİT alanı olduğu için de herhangi bir yapılaşmaya izin verilmiyor. Yazın dolup taşan gezi tekneleri kızaklarında bakımdalar ve küçük balıkçı tekneleri denizden dönüyorlar ağır ağır.


Çayağzında tekneler kızakta bakımdalar. Sezon açılmamış.

Denize girmeden gariban ayaklarımızı suda gezdiriyoruz.

Yukarıda Demre-Kaş karayolu. Plaj bomboş. Sahilde büfe de boş.

Çayağzı'nın denizle buluştuğu yer.

Çayağzı burada denizle buluşuyor. Bir sığ oluyor bir derin.

Eğlence devam ediyor. Keyfimiz yerinde.
Burası kükürt kokuyor ama rahatsız etmiyor.

Çayağzından çıkan tekneler ağları atmaya gidiyor.

Bunlar da geri dönenleri

Burada su bileğine kadar geliyordu.
Bir anda dere suyu çekildi.

derenin karşı tarafında restoranlar var. Tekneler dibinizden geçiyor. Denize sıfır dedikleri bu olmalı.

İşte su bu kadar berrak.

Yazın tekne turlarına hazırlık devam ediyor.

Çantalarımızla hemen dere üzerindeki köprüden geçerek kumsala iniyor, bir yandan çevreyi incelerken bir yandan da denize girmek için hazırlıklara başlıyoruz. Hazırlık çok uzun sürmüyor. Zira ağırlık olmasın diye havlu bile almadık. Güneş ve tshirtler ile kuruyabiliriz pek tabii. Denize girip güneş etkisini kaybetmeden çıkmak istiyoruz ancak burası gerçekten bir çayağzı olduğu için deniz oldukça serin. Tertemiz denizin ortasında 5-10 dakika kadar girip girmeme arasında gidip geliyoruz. Yine de çok fazla kulaç atmadan kendimizi ıslatmayı başarıyoruz. Burada deniz hakikaten serin ve çıkınca üşümek istemiyoruz. 30 km.lik yorgunluk üzerine üşümek tüm geceyi berbat edebilir.

Buralara daha yaz gelmemiş. Hatta buranın en büyük gibi görünen restoranı açılmamış bile. Koskoca kumsalda sadece 3erlikten maç yapan çocuklar haricinde çocuklu bir çift var.

Artık Kekova arkalarına batmaya hazırlanan güneşi kaybetmeden denizden çıkıp kurumak için kumsalda geziniyoruz. çayağzı'nın denizle kavuştuğu yere gidiyoruz. Su bir gidiyor bir geliyor. Denize karışan ve kükürt kokan derenin egzama gibi hastalıklara şifalı geldiği söyleniyor. Tertemiz ama içilebilir bir su değil. Zaten bu derenin denize karışması sebebiyle de bu bölgenin denizinde Akdeniz'in o bildiğimiz tuzluluk oranı yok.


dere tarafında eğlence bitti şimdi diğer tarafa gidiyoruz.

Yarın hemen önümüzdeki alçak tepenin arkalarına doğru yürüyeceğiz.

Denize girme zamanı.

Soğuk denize nasıl girsem diye düşünüyor besbelli.

Bu güldüğüne göre denize girmek
için çözümü bulmuş.

Deniz sonrası çantaların başındayız.

Altuğ'un emektar çantası.

Bu da Mehmet'in emektar.

Çantalar boyunları bükük bekliyorlar.
Ne zaman bitecek bu çile diyorlar besbelli.

Kumsalda yürüyüş ve dinlenmenin ardından çadırımızı kuracak bir yer bulmak üzere harekete geçiyoruz. Çadırımızı kumsala kurmadan önce, hemen dibimizdeki, hem şemsiye kiralayan hem de içecek satan küçük tahta baraka şeklindeki büfeye bir danışalım diyoruz.

İki küçük çocuğun başından beklediği bu büfe aslında bu bçlgenin tek çadır kamp ve karavan kampingi olan Andriake Camping'e aitmiş. Çok cüzi bir rakama kampingde çadırımızı kuracağımızı hatta yemek bile verebileceklerini söylüyorlar. Bu yorgunlukla hiç yemekle de uğraşmak istemediğimizden bu geceyi çadırımızda kampingin bahçesinde geçirmeye karar veriyoruz. Yemek, su, tuvalet her imkan var.

Çocuklardan bir tanesi bizi kampinge götürüyor. Çantalarımızı yeniden yüklenip, köprü üzerinden geçerek hemen 50 metre ötedeki Andriake kampinge doğru yürüyoruz.


Bizi Andriake Camping'e götürecek yol arkadaşımız.

Köprüden geçip 50 metre sonra kampingdeyiz.

İnsanın sahilden ayrılası gelmiyor.

Köprüden geçiyoruz.

Köprü üzerinden dere içerisine doğru bakış.

Tekneler dönüşe geçmeye başlıyor.

Andriake Kamping'i Barış adında Demre'li genç biri işletiyor. Burada betonlaşma yasak olduğundan neredeyse tamamen ahşaptan yapmış restoranı ve büfeyi. Burada açıklık alana çadır da kurabiliyorsunuz, karavan da park edebiliyorsunuz. Yazın, sonbahar hatta ilkbaharda kafa dinlemek için güzel bir yer. Derenin hemen dibinde derme çatma ufak restoranlar ve Andriake Kamping'de çadırınızı veya karavanınız ile geldiğinizde buradan Kekova tarafına tekne turları bile var. Tarihle iç içe bir yer burası. Likya'yı bu bölgelerde adeta yaşıyorsunuz.

Barış bölge hakkında oldukça bilgili ve yardımsever. Kekova ve Myra parkurlarını çok iyi biliyor. Hatta buradan yola çıkarken olsaı bir probleme karşı kendisinin cep telefonunu da kaydederek yola çıkabilirsiniz (535-5010532, 535-2264936). Çok cüzi bir rakama çadırımızı buraya kuracağız hatta bize ev yemekleri olduğunu söylüyor. Yorucu bir günden sonra zeytinyağları ile pişmiş bolca ev yemeği yemek hiç de fena gelmiyor. Bu teklifi hiç düşünmeden, yanımızdaki ton balıklarını Kekova yoluna bırakarak kabul ediyoruz.

Çadır kuracak yer ararken Camping'in ortasındaki çok büyük çardak altındaki sedirlerde yatmayı düşünüyoruz ve bizden başka kimse olmadığından Barış buradaki sedirlerde uyuyabileceğimizi söylüyor. Çadır kurmadan uyku tulumlarımızda tertemiz, tarih kokan Likya havasını soluya soluya uyuyacağız.


Restoranlarda bira keyfi. Birisi teknesiyle gelmiş.

Keyif devam ediyor. Part-1

Keyif devam ediyor. Part-2

Burası çok dingin ve huzur dolu bir yer.

Balıktan dönen tekneler dereye giriyorlar.

Önümüzde dere. Kıpırtı yok.

Boşluk. Sonsuzluk hissi.


Çantalarımızı kampinge bırakaıp hava henüz kararmamışken dere kenarındaki salaş restoranlardan birinde günü bira ile bitiriyoruz. Tarifsiz bir mutluluk ve dinginlik anı yaşıyoruz. Dibimizden geçen teknelerin sesi, geçtikten sonraki suyun oyunları, güneşin Kekova tarafına inişini seyretmek, sakinlik ve sessizlik. İkimiz de konuşmadan seyredip duruyoruz birşeyleri. Düşünmeden. Bu bir bira o kadar güzel geliyor ki tüm yorgunluk kaybolup gidiyor. Bu arada işletmeci ile de konuşmayı merhabalaşmayı ihmal etmiyoruz tabii. Herkes gibi esnaf sıkıntıları. Buraların restoran işletmeciliği anlamında çok para kazanamadığını, anca dükkanı döndürecek kadar bir geliri olduğunu sööylüyor. Tabii bu tarz salaş restoranlar artık büyükşehirlerde moda ama buralarda mecburen salaş. Gelen giden, gelir kısıtlı olduğundan olduğu gibi duruyor. Diğer bir durum da SİT alanı olması. Büyümeye izin yok. Restoranın bu halinden memnunuz ama. Çok dingin ve huzur verici.

Güneşin sonuna kadar keyfini çıkartıp biralarımızı devirdikten sonra kampinge geri dönüyoruz ve hızlıca sedirlere yerleşip çantalarımızı toparlıyoruz. Artık elimiz hızlı. Ne kadar dağıtsak da hemen toparlanabiliyoruz. Altuğ durumu kurtardı ama gün sonunu tuzlu suda kapamımıza rağmen Mehmet'in ayağındaki su topları çok kötü. Çayağzı'na gelmeden Demre'de eczaneden baticon aldık ve pansuman yapıyor kendisine. Hatta önümüzdeki 3 günlük Kaş yürüyüşümüzde sorun çıkmaması için dua ediyoruz. Yürüyecek ama su topları çok kötü durumda gerçekten. 


Çantalar düzenleniyor. Gece bu sedirlerde yatacağız.

Yemek öncesi yorgunluk atma zamanı.

Hep pansuman, sürekli pansuman.
Dinlenmek haram.

Gece çöküyor. Kükürt kokulu dere ve deniz elele.


Hava artık karardı. Telefon, pansuman ve giyinme faslının ardından Barış tam zamanında yemeğimizin hazır oldıuğunu söylüyor. Sadece bizim için kurulan sofrada harika bi,r yemek yiyiyoruz. Pilav, patlıcan yemeği, barbunya ve taze fasülye var. Salata ve taze lavaşları saymıyorum bile. Tüketemediğimiz lavaşları yanımıza alacağız önümüzdeki günlerdeki yürüyüşlerimiz için. Hem yer kaplamıyor hem de ekmek gibi çabuk bayatlamıyor. 32 km. yürüdükten sonra yediklerimiz herhalde hızla sindirilmiştir. Ev yemeği o kadar güzel geldi ki uzun zamandır hasret kalmışız zeytinyağlı yemeklere.


Ev yemekleri. Daha ne olsun?

Sofrada herşeyden bol bol bulunuyor.

Çayağız'da sadece restoranların ışıkları var.

Uyku zamanı gelmiş. Sivrisineklerin mesaisi başlıyor.

Barış buradan ayrılmadan önce sabah yıllar yılı ayakta durmayı başarabilmiş Andriake'yi de görmemizi tavsiye ediyor. Sabah erken uyanabilirsek Andriake'yi de göreceğiz. Yol tarifini de aldık kendisinden. Bu arada sabah kahvaltı da edeceğiz burada.

Saat 21:00 gibi yemeğimiz bitiyor ve uzanmak üzere çardağa geri dönüyoruz. Kısa bir toparlanmanın ardından sedirlere uzanıyoruz. Yorgunluk çökmüş durumda ve kısa sürede teslim olacağız gibi gözüküyor kendisine. Gece sivrisineklerle yapacağımız zorlu mücadeleden habersiz saat 22:00'ye doğru uyuyup gidiyoruz.

6. günü ayaklardaki su toplamaları haricinde kazasız dersiz tasasız bitirdik. Herşeyi ile Likya Yolu'nun ortasındayız artık. Kendimizi artık doğanın bir parçası olarak görmeye başladık.

Andriake hakkında kısa bilgiler vermeye çalışarak ertesi sabah Altuğ'un sabah 06:00'da antik kent merkezine yapacağı geziden fotoğraflarla bugünü bitirelim.

Andriake Myra'nın liman kenti olarak bilinmekte olup büyüklüğü ile ayrı bir şehir olabileceği de düşünülmektedir. M.Ö. 197'de Bizans'ın eline geçen Andriake, Hadrian zamanında yeniden düzenlenmiştir. Andriake kalıntıları liman ağzındaki tepenin eşiğinde yer alıyor. Harabelerin en büyük yapısı Plakoma adı verilen agoradır. Bu agoranın üç tarafı dükkanlarla çevrili olup ortasında büyük bir sarnıç bulunmaktadır. Burada aynı zamanda Roma döneminden kalma görkemli bir meydan çeşmesinin bugüne kadar gelebilmiş kalıntıları da görülmektedir. Agora'nın hemen yanında karayolundan da büyükçe bir yapı olarak görülebilen Granarium adı verilen 65x32 m ebadında 7 odadan meydana gelen bir hububat deposu bulunmaktadır. Kitabesine göre bu binanın M.S. 129 yıllarında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Akdeniz sahillerinde sadece iki adet bulunan ve günümüze kadar çok iyi korunabilmiş bu yapının (Horrea Hadriani - İmparatorluk Silosu) arkeolojide çok önemli bir yeri vardır.

Hububat deposunun önünde ev kalıntıları ile liman caddesi, caddenin önünde de üstleri yarıya kadar açık gemi barınakları bulunmaktadır. Yamacın daha tepesinde yakın zamanda define avcıları tarafından oldukça tahrip edildiği söylenen gözetleme kuleleri bulunmaktadır. Karayolunun diğer tarafında ise Roma dönemine ait Lykia tipi lahitlerin yer aldığı bir nekropol sahası bulunmaktadır. Aynı zamanda burada iki adet Bizans kilisesi bulunmaktadır.

Ayrıca büyük bir sürpriz olarak 2009 yılında yapılan kazılarda burada bir sinagog da ortaya çıkartılmış olup bu küçük liman sinagogunun özellikle 5. y.y.'da limana ticaret için gelen yahudiler için yapıldığını, asıl yahudi topluluğunun Myra bölgesinde yaşamış olabileceği düşünülmektedir.

Fotoğrafları biraz çok ama Likya Uygarlığının yoğun olarak yaşandığı bu bölgelerde Andriake liman kentinin paylaşabildiğimiz kadar detayını paylaşalım istedik.