a walk by Mehmet Koçdemir and Altuğ Şenel

Facebook Link

12 Nisan 2014 Cumartesi

On 12.4.14 by altug
Sabah 07:30 gibi kalkarak hemen toparlanmaya başlıyoruz. Deveçiftliğinden yola çıkış ile 21 km. yürüyerek Karaöz'e ulaşmayı planlıyoruz. Sakin bir yürüyüş ile Likya Yolu'nun bu zorlu parkurunu tamamlayabiliriz. Zaten amacımız da yavaş yürüyüp buraları sindire sindire görebilmek. 2012'de daha önümüzde yol olduğundan koştura koştura yürüyorduk. Evet durup manzara seyrediyorduk ama bugün buralara ikinci kere gelmenin verdiği rahatlıkla daha sakin yürümeyi planladık.

Sularımızı tazeleyerek sabah 08:00'de yola çıkıyoruz. Çıkışı genellikle çam ağaçları arasından yapıyoruz ve kahvaltımızı çıkışı tamamladıktan sonra yapma niyetindeyiz. Hatta Suluada manzarasını gördükten sonra yapalım istedik.

Saat 09:15 gibi çıkışı tamamladıktan sonra kahvaltımızı yapıyoruz. Vadide esen rüzgar buralarda kesiliyor adeta. Buranın ilginç bir cephe sistemi var. Yıllar önce Kaçkar’da yürürken Libler gölü inişinde güneyden kuzeye 2-3 adımla geçerken çok belirgin sisin kuzey tarafında kalıp toprağın ıslaklığının sadece kuzey cephesinde kalması gibi. Güney cephesinde ne bir sis ne de toprakta nemlilik vardı.

Kahvaltının ardından yürüyüşe devam ediyoruz. İki sene önce yürüdüğümüz yolları yürüyoruz yeniden. Bu sefer daha sakin etrafı gözlemleyerek. İşaretlere, çiçeklere bile bakıyoruz. Değişen birşey yok yine yürüyoruz ama bu sefer kayıt mekanizmamız daha farklı işliyor. Rabia yine önden koştura koştura gidiyor. Zaman zaman beklese de bugün hiç beklemiyor bizi.




















Son gün itibariyle arkada kalan biz ikimize birşey olmayacağına inanıp güvendiğinden önden grubun tavşan atleti olarak gidiyor. Aslında grup yürüyüşlerinde yapılmaması gerekir. Arka grupta birine birşey olsa ekibe haber ulaştırmak gerektiğinde iletişimin kopması tatsız bir durum. Önden yürünecekse bile ara sıra beklenip arka grup ara sıra kontrol edilmeli. Siz yine de bize bakmayın. Örnek olmayalım kimselere. Bu seferlik kural dışına çıkmış olalım. Artık bizden nasıl sıkıldıysa önden gidiyor Rabia. Tabii bu son cümle de bu kadar yazının içerisine de sıkıştırılmış bir şaka olsun. 

Yol boyunca aynı yönde veya ters yönde birçok turist grubu ile karşılaşıyoruz. Rastlantıdır diyerek bunlardan hiç birinin Türk olmaması ilginç geliyor. Gelidonya parkuru zorluğuna ve yanlızlığına rağmen Likya Yolu’nun en popüler parkurlarından biri denebilir.

2012’deki yürüyüşümüz ile karşılaştırıldığında parkur genelinde bir değişiklik yok. Bıraktığımız gibi. İşaretler ve babalar mevcut. Patikalar belirgin. Su kaynakları kısıtlı. Parkur tüm detayı ile işte burada:


Çok zaman yanlızlığı hatırlatan bu parkuru hepimiz birbirimizle arayı açarak yürümeye başlıyoruz. Altuğ karşılaştığı turistler ile sohbet edip fotoğraf çekerek ilerlerken, Mehmet de zaman zaman kısa molalar vererek yürüyor. Rabia’dan haber yok. Yolda kalan, bağıran çağıran olmadığına göre belli ki herkesin keyfi yerinde.

Fenere yaptığımız son çıkış sırasında (Markiz Tepe) Altuğ ve Mehmet fenere inmeden çantalarındaki son ton balığını da tüketiyor. Yemek hesapları tam tamına tutuyor. Bu onuda tecrübemizi takdir ediyoruz. Ne eksik ne de fazla. Yemek sırası son zamanların en eğlenceli yemeklerinden oluyor. Bağırış çağırış, güle oynaya yemek yiyiyoruz. Bu arada havanın da kapattığını belirtelim. Yağmur geliyor.

Gelidonya’nın buraları yürüyen herkesin akıllarına kazınan manzarası saat 13:00’e doğru karşımıza çıkıyor. Markiz’den kısa bir süre manzarayı seyrettikten sonra fenere doğru inişe başlıyoruz. Fenere inerken de hava iyice kapatıyor. Yol boyunca bir arada yürüdüğümüz Alman çift fenere inmeye başladığımız yerlerde manzaralı bir yemek molası vermişler. Selamlaşarak fenere doğru iniyoruz. Adımlarımız hızlı ve yolu daha önceden hatırlar bir şekilde bizi saat 13:15 itibariyle fenere getirip bırakıyor.














Hava kapadı. Çevrede birkaç tur atıyoruz ama her zamanki gibi fenerin bir tarafı uçuyor, öteki tarafı yani Suluada, Adrasan tarafı daha sakin. Yağmur rüzgarla birlikte yağınca nereye kaçacağını şaşırıyor insan. Hemen fenerin arkasına yani Adrasan tarafına bakan cephesine geçerek sıfır rüzgar ve sıfır yağmur şeklinde sırtlarımızı duvara dayıyoruz ve yağmurun dinmesini harika bir manzara eşliğinde bekliyoruz.

Yağmur dinmeyecek gibi olsa da saat 14:00 gibi şiddeti azalıyor. Yola koyularak en son etaba yani Karaöz’e doğru yürüyoruz.

Zaman zaman yağan yağmur çok ıslatmıyor. Ne olursa olsun bu şiddette bir yağmur aksine yürüyüşe keyif veriyor. Korsan Koyu’nu da arkamızda bırakıp saat 16:10’da Karaöz’e varıyoruz. Dinlenmek ve hayal ettiğimiz türden akşam yemeği keyfi için çok uygun bir varış saati. Çoğu yürüyüşlerimiz genellikle akşama doğru bittiğinden ne yapıp edeceğimize karar vermemiz de anlık oluyor genelde. Sonra da yorgunluktan bayılıp kalıyoruz.










Akşam yemeği için Öz Likya Pansiyon’a (eski adı ile Köken Pansiyon) gitmeden sahildeki Öz Likya Restoran’da durarak günlük balıkları seçerek akşam ziyafetimizi garanti altına almak istiyoruz. Menümüzde daha sabah çıkmış taptaze Kefal, Sokar ve Barbun var.

Yaklaşık 2 kilo balığı akşam için ayırttıktan sonra pansiyona giderek Birsen Hanım ve Ramazan Bey ile yeniden karşılaşmak bizi çok mutlu ediyor. 2 sene önce buraya geldiğimizde de aynı temizlik ve güleryüzleri ile bizi karşılarken değişen hiçbirşey yok. Herşey gayet güzel. Hatta yağmurdan nemli olan üstümüzü başımızı değiştirmeden üst kattaki masaya oturuyor ve daha ayağımızın tozu ile sıcak çayları içiyoruz. Tabii Rabia biz bir içerken üçüncüyü içiyor. Bunu da küçük bir detay olarak yazalım. Biz çaylarımızı içerken felaket bir sağnak bastırıyor. Çok şanslıyız.

Odalara yerleşerek çantalarımızın en mahrem yerlerinde sakladığımız, yol boyunca giymediğimiz temiz çamaşırlarımızı (tshirt, çorap, şort) giyiyoruz. Artık güzel kokuyoruz. Akşam yemeği için hazırız.

Akşam yemeğinde az meze ile balıkları bir bir midelere indiriyoruz. Tabii yanında rakıyı unutmamak lazım. Sağolsun Öz Likya Restoran balıkları bir seferde önümüze yığmadı. Önümüzde azaltıkça taze yağda pişirdiği balıkları bir bir getiriyor. Tabii bu arada bizim blogu ve bizi 2 sene öncesinden de tanıdı. Yemekte, faturada tanınmış olmamızın verdiği bir torpil yok bu arada. Böyle durumlar bize göre değil.









Ne yalan söyleyelim hava yağmurlu, bizde de yorgunluk olunca uykular bedene erken girmek istiyor. Giriyor da. Saat 22:30 gibi pansiyona girerek yattığımız yeri beğeniyoruz. Tabii Altuğ ve Mehmet’in olur olmaz, anlamsız espirileri yaklaşık yarım saat uykuda rötar yapsa da sabaha kadar sıcak yataklarda iyi bir uyku çekiyoruz.

Sabah uyandığımızda kahvaltı yine dopdolu. Birsen Hanım yine bolca hazırlamış herşeyden. O gün Antalya’ya gidecek olan Ramazan Bey ve Birsen Hanım ile Antalya’ya döneceğiz. Tabii benzin parasına ortak olarak. Şanslıyız ki bu yüklerimizle otobüslerde sürünmedik.

Uçak saatine kadar Antalya Müzesini geziyoruz ve evlere dönüşümüzü tamamlıyoruz. Yürüyüş sonunda Likya Yolu bize Rabia gibi iyi bir arkadaş kazandırıyor.



11 Nisan 2014 Cuma

On 11.4.14 by altug
Çıralı sahilinde sabah erkenden, 06:30 gibi ayaklanıyoruz. Bugün Hedef Musa Dağı üzerinden Adrasan ve Deveçiftliği. Burada bekleyip kahvaltı için zaman öldürmenin bir anlamı yok diyerek hızlıca toparlanıp 06:50’de Olympos sahilinden yola çıkıyoruz.

Sırtımızda yüklerle muhtemelen Likya Yolu yürüyüşlerinin en hızlı Musa Dağı tırmanışını yapacağız. Molasız, su içmeden... Ne gereği vardı diye sormayın zira bir önceki akşam Mehmet ve Altuğ aralarında atışınca (önümüzdeki 2 gün yanımızdaki para bize yeter mi yetmez mi konusu. Para kalmadı ama hallederiz. Nasıl hallederiz? Kısır dialogu) sinirlerini birbirinden değil, kendilerini dağa vurarak çıkartıyorlar. Olan Rabia’ya oluyor bu arada. Arada kaynıyor. Yukarıda da herşey normale dönüyor tabii. Bizim kavga dövüşümüz de böyle. Hep eğlenip gülecek değiliz ya.


Aslında bu bölümde Musa Dağı çıkışını uzun uzun yazmak gibi bir niyetimiz yok açıkçası. Tek diyeceğimiz molasız çıkmayın. Biz örnek olunmaması gereken bir hareket yaptık.

Bu bölümü sadece hatıra olarak yazdığımızdan daha detaylı parkur bilgilerini aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz:

Ulupınar-Yanartaş-Çıralı-Olympos-Musa Dağı

Musa Dağı-Adrasan-Gelidonya Feneri-Karaöz

Sabah su molasız çıkış yapacağımızı düşünmeden Olympos içerisinden akan buz gibi sudan yanımıza alarak saat 07:15’de Olympos Çayı’nı (Akçay) geçerek çıkışımıza başlıyoruz.


Sabah güneşinde Olympos sahili



Ekip ayılmaya çalışıyor

Kaptan Eudemos'a selam ediyoruz.


Tel örgülerin yanından Akçay'a doğru ilerliyoruz

Dereden karşıya geçiyoruz.

Tırmanış başlıyor

Molasız çıkış. Olan Rabia'ya oldu...
Gerçi artık o da dert etmiyor.

Toplam 8 km.’yi molasız ne kadar da çıktığımızı soracak olursanız tam 2 saat diyebiliriz. Musa Dağı’nın tepesindeki çoban kulübesine saat 09:15’te ulaşıyoruz. Kahvaltıyı burada ederek Adrasan’a ineceğiz.

Çıkış bölümü boyunca parkur yorumu yapmak gerekirse, buraları yürüdüğümüz 2012 senesinden bu yana işaretlerde ve patikalarda bir değişiklik olmadığını da belirtelim. Çoban Kulübesinin oradaki su az da olasa akıyor tabii ilerleyen aylarda (yaz sebebiyle) kurumuş olabilir. Adrasan’a iniş boyunca da durum aynı. Her yer yerli yerinde. İnsan birşey almamış, ev yapmamış. Doğa da böylece kendi kendini korumuş.

Yarım saatlik bir dinlenmenin ardından keyifler de yerine geliyor ve Adrasan’a inişe başlıyoruz. Artık bacaklar pergel gibi açıldı neredeyse koşar adım iniyoruz. 2012 yılında da böyle inmiştik. Birçok yerde dejavu yaşıyoruz. Adrasan’a indikten sonra seraların içerisinden geçerek dereyi geçiyoruz ve hemen yol dibinde karadut ağacını farkediyoruz. Hemen ileride gördüğümüz insanlardan helal etmelerini rica edip onay aldıktan sonra ağaca dalıyoruz. O kadar şuursuzca yiyoruz ki üstümüz başımız leke oluyor adeta. Ama hepsi koca koca karadutlar o kadar güzel yeniyor ki anlatılması gerçekten zor. Yorgunluğun üzerine çok lezzetli gidiyor.  İshal olmaktan korktuğumuz için tadında bırakıyoruz. Özellikle Mehmet ve Altuğ kilo bazında yedikleri için bu kararı alıyor. Rabia daha sakin. Ona gözleme, pide, zeytin, çay türü şeyler yetiyor.

Bu arada geçtiğimiz yerlerde insanlar bize portakal da ikram ediyor. Önden giden Mehmet ve Rabia teşekkür ederek yola devam ederken arkadan gelen Altuğ hiçbir teklifi geri çevirmiyor ve verilen her portakalı yiyiyor. Mevsimden dolayı biraz kurumuşlar ama yine de sulu sulu pek güzel. Altuğ adeta C Vitamini patlaması yaşıyor. Adrasan’a kadar 5 portakal ve 1 kiloya yakın karadut yedi.


İniş başlıyor

Seralar

Karadut'a saldırı


Portakal için teşekkür ediyoruz


Adrasan sahiline saat 12:15’te varıyoruz. Aslında neden erken vardığımızı veya deveçiftliğine neden erken gideceğimizi anlayamayacağız ama Adrasan sahilinde zamanımız oluğu için 1 saat kadar mola veriyoruz. Bu arada dün akşam konuştuğumuz üzere Öz Likya Pansiyon’dan Birsen Hanım’ı arayarak yarın için geleceğimizi söyleyeceğiz. Bu kadar yürüyüşten sonra son geceyi pansiyonda ve balık restoranında balık ziyafeti ile bitirmek çok güzel olacak.

Bazı sağlıksız şeyler neden aklımıza bir anda gelip kafalara saplanır bilinmez ama akşam deve çiftliğinde ufak bir ateş yakıp sucuk yapmak istiyoruz. Grup ortak kararı. Adrasan sahilinde akşam için sucuk ve ekmek alıyoruz. Karaöz’e kadar da yanımızda yeterli miktarda yiyecek var. Bu arada Altuğ Karaöz’de Öz Likya Pansiyon’u arayarak Birsen Hanım ile görüşüyor ve Karaöz’de pansiyon işini de çözmüş oluyoruz. Bu arada Birsen Hanım’ın eşi Ramazan Bey de bizi ücreti karşılığında Antalya’ya bırakacağı için yanımızdaki para da bize yeteceğinden durumumuzdan oldukça memnunuz. Zira cepte sadece 20-30 lira para kaldı. Akşam restoran kredi kartı, pansiyon ve Antalya ulaşım parasını yolda bir bankamatik’ten çekeceğiz.

Yaklaşık 1 saat kadar ağaç altında oturup Adrasan’da zamanı öldürüyoruz. Adrasan da aynı Çıralı gibi henüz sezonu açmamış tekneler ve pansiyonlar tadilatta. Etrafta matkap, çekiç ve testere sesi var. Bu yazıyı yazarken 2014 yaz aylarında çıkacak orman yangınından habersiz, yanacak yemyeşil tepeleri son kez seyrediyoruz. Hatta yanacak pansiyonların çalışmaları hemen gözümüzün önünde...

Saat 13:15’te Adrasan’dan deveçiftliğine doğru yürümeye başlıyoruz. Sakin 2-3 km.lik yürüyüşün ardından saat 13:50’de bugünün kamp alanına, yani deveçiftliğine ulaşıyoruz. Özetle bugünü 19 km. yürüyüş ile sonlandırıyoruz.


Deve çiftliğinde okullarını kırmış gibi görünen gençlerin gürültülerini, Ankaralı Turgut tarzı müziklerini bir süre dinlemek zorunda kalacağız. Hem mangal hem bira içiyorlar. Ama zararları yok. Sadece müzik sesi biraz açık ama onu da dert etmiyoruz. Biz onlardan uzakta bir yerde oturup bolca üşütüp aptala çeviren rüzgar eşliğinde bir güzel kestiriyoruz. Yaklaşık 1 saat kadar uyumuşuz uyandığımızda hava güneşli olmasına rağmen üşüyoruz. Bir yerlerden çalıçırpı, odun toplayıp –tepemizdeki güneşe rağmen- ısınmaya karar veriyoruz. Ateşi derin kazılmış çukurun içerisinde çok büyütmeden, etrafında toplanarak yakıyoruz.. Çok dikkatli olmak lazım. Zaman zaman rüzgar bir artıyor ki bırakın çocukların müzik seslerini kendi konuştuklarımızı duyamayacak dereceye geliyoruz.

Uyku öncesi can sıkıntısı fotoğrafları


Güreş seansının ardından yorgun düşen çocuklar gitmek üzere toparlanıp arabalara binip çiftliği terk ediyorlar. Giderken selam da veriyorlar sağolsunlar. Sonunda meydan bize kalıyor. Kendimize bir an önce bulunduğumuz vadi içerisinde korunaklı, rüzgarı az bir yer bulmamız gerekiyor. Hava kararmaya başlamadan aramaya başlıyoruz ve çeşmenin yakınlarında basamak basamak yapılmış teras türü düzlüklerde en az rüzgarlı yeri kendimize belirleyip çadırı kuruyoruz. Bunca Likya Yolu süresince çadırı bu kadar gergin bir şekilde sabitlemek zorunda kalmamıştık.

Bulunduğumuz yerde, yine kuytu bir yerde ateşi yakıp hem ısınıp hem de sucukları pişiriyoruz. Rüzgarın yönü biraz değiştiğinden ateşi rahatlıkla yakabiliyoruz.

Çek Rabia çek

Yaklaşıp da çek. Şanımız duyulsun.


Hadi biraz da biz seni çekelim. Ayıp olmasın.


Nooluyo? İki lokma yemek yedirmediniz.


İyisin iyi...

Biz ateşi yakarken Gelidonya Feneri tarafından Alman bir aile çıkıp geliyor. İki anne 3 çocuk. Takdir edilesi. Onlar da etrafta kamp için yer bakınırken rüzgarı anlatıyoruz ve bulunduğumuz terasın bir altındaki bölümde çadır kurmalarını tavsiye ediyoruz. Kendimize hemen kamp arkadaşlarını da edinmiş bulunuyoruz böylece. Alman aile harika bir koordinasyon ile çadırları kuruyor, biri kamp ve yemek ateşi için odun topluyor, ötekisi yemekleri hazırlamaya başlıyor. Paskalya tatilini bu şekilde değerlendiriyorlar. Ne güzel değil mi? Küçük kızları bile bir işler yapıyor ve herkes halinden çok memnun. Yaptıkları tatil çok para, yetenek vs. gerektirmiyor. “Yabancıların bizden fazla tatilleri var” deyişi birleştirilen resmi ve bayram tatilleri sebebiyle çok gerilerde kaldı. Ne olursa olsun yaptıkları aktiviteye özenmemek elde değil.


Yemeğimizi yedikten ve ateş başı sohbetin ardından çadırlarımıza girerek yarınki son yürüyüş için şarj olmaya başlıyoruz. Yarın hedef Gelidonya Feneri ve Karaöz. Altuğ ve Mehmet bu parkuru daha önce yürüdüklerinden asıl heyecan Rabia’da. Gelidonya’yı görmek için sabırsızlanıyor.